Salı, Kasım 23, 2010

NEDİR BU ESKİ HAKEMLERİN HAGİ DÜŞMANLIĞI

Kayserispor – Galatasaray maçının berabere bitmesinin ardından,

Biraz yönetime;
Gözünüz aydın Adnan Polat artık Galatasaray da Fenerbahçe gibi oldu sayenizde ve umarım çok memnun ve mutlusunuzdur.

Herkes gider ama Şikeci Adnan Sezgin gitmez prensibinize de sadık kaldığınız için de “ben prensip sahibi biriyimdir” diyerek övünüyorsunuzdur herhalde “su satarım adam satmam” diyorsunuzdur herhalde ama size önerim şike işine karışmış birisidir kendisi ve behemehâl gönderilmelidir, aksi takdirde geç kalınmış olacak ve hepinizi o götürecektir peşinden giderken…

Biraz da futbolculara;
Birileri acilen Ayhan Akman’ı ve Servet Çetin’i uyandırsın yattıkları kış uykusundan Rijkaart bu takımdan ayrıldı ve artık onun tamamen istatistik yaratma uğruna, geri ve yan pas ucubesi yaratma isteği nihayetlenmiş ve her ne kadar da Yönetim kendini kurtarmak için onun kellesini vermişse de Galatasaray’ı bitirme planlarına son verilmiş olup bu bile iyiye gitme umudu adına bir başlangıçtır. Bırakın geri ve yan pas yapma işini artık orta sahayı çabuk ve dikine geçecek, seyir zevkini arttıracak ve sonuç almayı kolaylaştıracak oyun tarzına acilen ayak uydurmaya çalışıp çabalayın ve dibe vurmuşluktan yukarı çıkışı müjdeleyecek Kayserispor maçındaki taktiğe sadakatle bağlı kalın…

Emre Çolak Galatasaray için yeni Bülent Akın olur teknik direktör Hagi sayesinde ya da yüzünden ancak destek gördüğü sürece oynayabilir ama takıma katkısı ne olur bu haliyle kocaman bir hiç. Hatırlarsınız Hagi aktif futbolu bıraktıktan sonra kendisine veliaht ilan ettiği Bülent Akın Denizlispor’dan büyük paralar karşılığı transfer edildi ama büyük bir hayal kırıklığı oluşmuş idi. Umarım şimdi Emre Çolak tercihinde isabet kaydeder. Hagi’de bu olaylardan tecrübe adına gerekli dersleri çıkarmalıdır.

Biraz da hakemlere:
Kayserispor – Galatasaray maçının hakemi Barış Şimşek maçın sonucuna çok açıktan etki yapmıştır. Ne diyecektir çok merak ediyorum acaba vermediği/veremediği 2 penaltı için. Verilmeyen 2 penaltıyı görmedim diyecek adamın normal bir ülkede bırakın hakemlik yapmasını kabzımal bile olmasına izin verilmez.
Pozisyon 1: Elano’ya yapılan hareket dünyanın her yerinde penaltıdır ama Mahmut Özgener’in yönettiği Türkiye Futbol Federasyonunda ve Hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan’ın yönettiği Merkez hakem kurulunda bu hareketler özellikle Galatasaray’a karşı ise normaldir.
Pozisyon 2: Elano’nun serbest atışında Kayserispor’lu futbolcunun son derece kötü niyetle yaptığı elle müdahale için, tam da Hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan’ın yönettiği Merkez hakem kurulunun tayin ettiği hakem Barış Şimşek’in cepheden gördüğü bir pozisyonda penaltıyı vermiyorsa insanın aklına başka şeyler geliyor.

Biraz da yorumculara:
Diğer taraftan dinliyoruz yorumcu beyleri Galatasaray kötü, peki Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı sahasında yenmiş Kayserispor karşısında takım halinde savunma hataları ve bireysel hatalar dışında müthiş ve canla başla çalışan hızlı ve direk karşı kaleyi düşünen hamleler yapan hem de hakem oğlu hakemin tayin ettiği hakem Barış Şimşek’in hiç de iyi niyetli olmadığı ve maçın sonucuna açıktan etki etmesine rağmen, 2 penaltısı verilmeyen, 2 topu direkten dönen bir takım olduğu göz ardı edilmektedir. Tabii ki çok açık olan bir şey var; hakem eskisi yorumcular açıktan hem de hiç çekinmeden Hagi düşmanlıklarını ilan ediyorlar.

Biraz da hakem eskilerine:
Nedir bu hakem eskilerinin Hagi ile ilgili takıntıları, Teknik direktör olarak kadro dışı bırakmış bir oyuncuyu Hagi, ama ne diyor bu hakem eskisi “futbolcu geri gelir Hagi gider”, peki bu bir bilgi mi, temenni mi yoksa bazı mahfillerde alınan bir kararın ikrarı mı yoksa sadece masumane bir öngörü mü, nedir bu… Evet Ahmet Çakar, evet Erman Toroğlu, bırakın bu Galatasaray düşmanlığını, yeter artık…

Hagi’nin geçtiğimiz dönem teknik direktörlüğü sırasında; futbolculuğu döneminde 2001 de Gençlerbirliği ile oynanan maçta hakem Erol Ersoy tarafından haksız yere kırmızı kartla oyundan atılmanın karşılığında yaptığı hareketin devamı anlamında, Galatasaray’ın dolayısıyla da Hagi’nin şampiyonluğu elinden alınmıştır. Acaba bu hakem eskileri Erol Ersoy’u destekleme anlamında ve ayrıca ülke içindeki bazı odaklara parlak çekme adına “vurun Hagi’ye” kampanyalarına devam etmektedirler.

Sonuç olarak öneriler:

Galatasaray için;
Operasyon 1:
Yönetim acilen gitmelidir
Operasyon2:Galatasaray’ı küçük gören futbolcular derhal gönderilmelidir,

Türkiye Futbolu için;
Operasyon1:
Siyasi angajmanları artık ayyuka çıkmış Mahmut Özgener behemehâl Türkiye Futbol Federasyonunu bırakıp gitmeli ya da gönderilmelidir.
Operasyon 2: Hakem çocuğu hakem yalancı Oğuz Sarvan behemehâl gönderilmelidir.


Pazar, Ekim 17, 2010

ANKARAGÜCÜ’NÜN HAKLI GALİBİYETİ

Efendim Galatasaray’ın kadrosundaki futbolcular iyi futbolcular değilmiş, Rijkaard aslında Galatasaray’a çağdaş futbol oynatıyormuş, öyle diyor birtakım kerameti kendinden menkul futbol yazarları, peki Sivasspor, Bursaspor, Karabükspor, Ankaragücü futbolcuları çok mu iyi sanki onlar Barcelona’dan mı transfer edilmişler. İşte bu yorumlar karşısında ne demek gerekir bu futbol ulemalarına futbolu bilmiyorsunuz desek ayıp olur çünkü bunlar futbolu gerçekten bilirler ama hinlikleri akıllarının önüne geçtiği için olsa olsa bunlar yönlendirme yapıyorlar demek mümkün en hafifinden…

Peki, ben ne diyordum; Kulüp iyi yönetilmiyor, Futbol takımı iyi çalışmıyor, Futbolun teknik yönetimi iyi yapılmıyor ve ne yazık ki bu olumsuz gelişmeler teknik kadronun hiç de umurunda değil.

20 Eylül 2010 tarihinde alaturkaonline da yazdığım “Bu ligin en sıradan takımı: Galatasaray”, http://www.alaturkaonline.com/?p=6185
20 Ağustos 2010 tarihinde alaturkaonline da yazdığım “Rijkaard: Bu gerçek mi acaba” http://www.alaturkaonline.com/?p=5664
30 Aralık 2009 tarihinde www.spordaalternatif.blogspot.com adlı bloğumda yazdığım “GALATASARAY KONGRESİ OLAN BİTENİ MERAK ETMELİDİR”
http://spordaalternatif.blogspot.com/2009_12_01_archive.html
başlıklı yazıların odağını hep Galatasaray Kulübünün ve de özellikle futbol takımının iyi yönetilmediği olmuştur.
İşte sonuç ortada…

Adnan Polat’ın başkanlığı dönemimde Galatasaray Kulübü ne yazık ki Fenerbahçe’nin daha önceki yıllarda yönetildiği biçimde yönetilmektedir, günlük ve goygoycu tavırda… Şimdi Ankaragücü yenilgisinden sonra büyük ihtimalle Rijkaard’ın işine son verilecektir ve asıl yönetim hatalarının

2008-2009 sezonunun ilk yarı sonunda Jose Manuel de Jesus’u önerdik Galatasaray’ın Futbol takımının başına ancak lütfedip adamın kim olduğuna bile bakmadı Galatasaray Kulübü yöneticileri bunu çok net biliyorum. Oysaki o dönemde Mısır’da çalışan ve Jose Manuel de Jesus ile dostluğu bulunan bir arkadaşım vasıtası ile adı geçen Teknik Direktörün düşük bir maliyet ile Galatasaray’a gelebileceğini direk Adnan Polat’a ve eski bir yönetici dostum aracılığı ile diğer yöneticilere ilettik ama kariyeri 5 defa Mısır, 4 defa Afrika Şampiyonlar ligi, 4 defa Afrika süper kupasını, 4 defa Mısır siper kupasını kazanmak gibi inanılmaz başarılar ile dolu iddia ve gereği bilgi sahibi bu teknik direktör takıma kazandırılamadı.

Ne diyor Galatasaray seyircileri maç boyunca;
“Cimbombomun benim
Biricik sevgilim”
Hey Galatasaray taraftarı uyanın artık bu yönetim ve onların tayin ettiği profesyoneller “Biricik sevgilin”e bu yönetim sayesinde ya da tarafından sarkıntılık yapılıyor yada sarkıntılık yapanlara göz yumuluyor… Dikkat… Tabii ki bundan kastım asla ve kata küfürlü tezahürat değildir, saldırı değildir, Galatasaray’ın varlıklarına zarar vermek değildir. Ama bakıyorum; Ankaragücü maçında durum 2-0 iken sessiz kalıyorsunuz, birden Baros bir gol atıyor ayran gönlünüz kabarıyor habire kendinizi yırtarcasına bağırıyorsunuz oysa siz kötü futbola karşı olmalısınız yoksa yenersiniz yenilirsiniz, bu yenilgi ne ilk ne de son olacaktır… Protesto etmenin birbir yol ve yöntemi vardır bunları bulabilecek kadar da zeki ve futbolla ilgilisiniz. Sakın bu yönetim Rijkaard’ı gönderirse sizi kandırmasın bu yönetiminde behemehal gitmesi gerekmektedir.

Son sözler;

Ne diyor yönetici Mehmet Helvacı Ankaragücü maçından sonra “Seyirci, maçın mağlubiyetle bitmesini beklemeden aleyhte tezahürat yapıyor, bu anlaşılır gibi değil, bekleyin maçın sonunu sonra aleyhte tezahürata devam edin”
Peki, bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor; Galatasaray seyircisi skora göre değerlendirme yapmıyor olabilir mi acaba Sn. Helvacı, oynanan kötü futbola tepki gösteriyor, tabii bunu Sn. Helvacı da biliyor ama ifade etmek işine gelmiyor…

Ve, nihayet hep beraber Galatasaray’ı sıradan bir takım haline getirdiniz…

Salı, Eylül 28, 2010

HAKEMLER VE MAL BEYANINDA BULUNMAK

Kim bu futbol hakemleri? Kimler hakem olmak ister örneğin? Genellikle kimseye yaranamazlar, gerek seyirci gerek her iki takım yöneticileri, oyuncuları ve teknik yöneticileri hep taraflı, yanlı ve önfikirli olmakla suçlarlar ve zımmi olarak ta karşı taraftan çıkar sağladığı anlatılır, bu şartlarda kim hakem olmak ister acaba? Örneğin, 50.000 kişi aynı anda “.bne hakem” diye bağırdıklarında ne hissederler? Sürekli küfür yemelerine karşın neden bu mesleği hem de asıl başka başka güzel meslekleri olmasına rağmen icra ederler? Acaba bu hakem taifesi genellikle mazoşistlerden mi oluşur da böyle ızdıraplı durumlara katlanırlar? Normal bir durumudur acaba, bazı maçlarda 60-70 dakika tribündeki seyircilerin koro halinde ana-avrat-din-iman-mormintan küfürlerine muhatap olmak? Nedir bunun izahı kimse tam olarak bilmiyordur herhalde? Bazen bazı psikolog ve sosyologlar hakemlerin egolarının büyüklüğü ile açıklamaya çalışırlar durumu da, o koro halinde küfür altında kalmanın ilave başka açıklamaları olmalı, yoksa o küfürlere katlanmak için başka yerlerinin daha büyük olması gerekmez mi?
Hangi maçlarda neler yaparlar? Kişisel çıkarları için maçları kötü mü yönetiyorlar? Peki, kötü niyetli maç yönetiyorlarsa karşılığında para mı alıyorlar yoksa gayrimenkul ya da menkul bir mal mı alıyorlar? Peki, belli bir bedel mukabili değilse bile siyasi, sosyal nedenlerle maçları kötü yönetmeleri söz konusu olamaz mı? Peki, işlerini kaybetme korkusu ile hatırı sayılır devlet büyüklerinin talepleri karşısında da mı bazı takımlara ya da futbolculara toleranslı davranmazlar? Hatırı sayılır devlet büyüklerinin talepleri karşısındaki tehlike sadece iş kaybetme korkusu mudur? Acaba başka baskılar oluşturulmuyor mu üstlerinde? Hatır şikesi şikeden sayılmaz mı örneğin? Mesela kendilerine kolayca ulaşabilen bazıları hakemlere şunlar yıldız futbolcudur bunları kollayın demişler midir acaba? Yıldız futbolcuları koruyup kollayıp gözeten bir yorum da başka bir tür şike sayılmaz mı acaba? Peki, eski hakemlerden kurulu yorumcu takımı neden bazı hakemler için etki altında kalır bu çocuklar derler de nasıl etki altında kaldıkları kendilerine sorulmaz yada kendileri açıklamaz? Peki, acaba bu eski hakemlere de zamanında bu tür baskılar yapıldığı için mi bilirler bu detayları yoksa işkembeyi kübradan mı atarlar? Hakemden hakeme oyun kurallarının farklı yorumlanmasına dünyanın her ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de rastlanır da aynı hakemin maçtan maça takımdan takıma yorumu neden değişir acaba? Tamam, hakemlerin hepsi bu kapsamda değerlendirilemezler ama ayyuka çıkmış bu söylentilerinde nedensiz olduğunu söylemekte abesle iştigaldir.

Geçen yıl oynanan olaylı F.Bahçe-Beşiktaş derbisi sonrası Beşiktaş Kulübü Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak yaptığı basın toplantısında yönetim kurulunun kararı biçiminde, tebarüz ettirdiği ve “Orta değil, bazı yardımcı hakemlerle, bazı kulüplere çıkar sağlandığını düşünüyoruz” cümlesini sarf etti.

O günden bu güne Türkiye Futbol Federasyonundan bir cevap, bir aksiyon, bir açıklama geldi mi? El hak ne gezer…

Peki, neyi kastetmekteydi acaba Sn. Toprak? Sadece bir anlık kızgınlık ve öfke ile mi sarf etmişti bu sözleri yoksa bildiği bir şeyler mi var? Biliyorsa neleri biliyor? Bildiği konuları kimlerle paylaşıyor? Yoksa boş atıp dolu tutmaya mı çalıştı? Yoksa aslında bildiği bir şey yok ama varmış gibi bak daha dikkatli olmazsanız bunları açıklarım yaklaşımı ile bir baskı mı yaratmak istiyor? Ya da aslında kastettiği tarafın da bildiği ortak bir sırdan mı bahsediyordu? Yoksa söylediği bu lafların, hukuki ve sosyal yaptırımları olacağını bilemeyecek kadar acemi bir yöneticimi Sn. Toprak? Ne demek “Çıkar sağlamak!” hala bekliyoruz bunun hukuki ve fiili karşılığının ne anlama geldiğinin açıklanmasını... Peki, bu kabil laflar etmenin TFF tarafından bir karşılığı yoksa TC Devletinin yargı kurumlarından birinin nezdinde bir hukuki karşılığı yok mudur? Peki, bu davranış ta bir tür suç işlemek değil midir? İddia sahibi dediğini ispatlamakla yükümlü değil midir?

Ahlaklı, seviyeli ve temiz futbol için, devletin savcılarının derhal soruşturma başlatması gerekmez mi idi acaba? Görünen o ki, TFF nin umurunda değil bu suçlamaların altında kalmak… Peki, MHK ne diyor bu konuda? Kocaman bir sus… Peki, herhangi bir eski ya da yeni yardımcı hakem ve de özellikle mezkûr maçın yardımcı hakemleri bu sözlerden kendi üstlerine bir şey almamış mıdır? Bu sözlerde bu maçın yardımcı hakemlerinin alınmasını gerektirecek bir anlam mı yoktu acaba? Yoksa varda mezkûr yardımcı hakemler bu ağır ithamın altında kalmalarını gerektirecek ve karşılığı olacak bir ilişkinin içinde midirler? Neden susarlar, neden cevap vermezler, insan onurunu bundan daha fazla incitecek ve kıracak başka nasıl bir davranış olur ki acaba?

Peki, böylesine önemli açıklamalar bir defaya mahsus oldu da mı cevap verilmiyor? Hayır, maalesef bu sezon da daha 6 hafta oynanıyor durum aynı, gücü gücü yetene…

Bu durumdan büyük ölçüden kurtulmanın, nispeten şikenin en büyük sonuçlarından sayılabilecek unsurların denetlenmesinin önünü açmak gerekmektedir. Peki, nasıl olabilir bu sözlerin etkisini azaltmak, ya da boşa sarfedildiğinde sarfedeni ispata davet edebilmek ve tarafları aklamak…

Bu yaklaşımdan yola çıkılarak TC Maliyesinin ilgili birimleriyle de işbirliğinde bulunularak, başta ve behemehâl; suçlayanların ve suçlananların, bilahare de suçlanmayan tüm hakem, hakem yöneticileri ve MHK`ları ile gözlemcilerine en az 15-20 yıl geriye giderek ve “Nereden ve nasıl buldun?” sorusu sorulmalı ve mal varlıkları araştırılmalıdır.

Bakalım Futbol Federasyonunun Başkanı Mahmut Özgener ve Merkez Hakem Kurulunun hemşehrisi ve hakemlik hayatı büyük şaibelerle dolu Başkanı hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan, bu konuda neler yapacaklar merakla beklemekteyiz… Ayrıca, yetimin hakkını yedirmem, fakir-fukar-gürabanın hakkını kimseye kaptırmam iddialarının sahipleri bu konuda ne yapacaklar merakla beklemekteyiz…

Şimdi soruyor ve cevap bekliyoruz…

1. Süperlig’te görev yapan hakemlerden ve MHK Başkanı ile üyelerinden mal ve servet beyanları istendi mi?
2. Bu beyanlar istendi ise alınabildi mi?
3. Bu beyanlar gizli mi?
4. Bu beyanlar basına ve kamuoyuna açıklanacak mı?
5. Bu beyanlar açıklanmadığı takdirde bunların her an değiştirilebileceği konusunda kamuoyunun kaygısı olduğunu biliyor musunuz?
6. Kamuoyunun yaygın olarak şikâyet ettiği menfaat temini ve nemalanmayı devam ettirmekten başka bir amaca hizmet etmeyen “gizlilik” bu yıl da devam edecek mi?
7. Peki, mal beyanı gizli kalırsa kamuoyunun herhangi bir koku veya duyum alması halinde veya bilgi edinmesi halinde bu bilgiyi nasıl teyit etmesini beklemektesiniz?

Vs…vs…vs….

Pazartesi, Eylül 20, 2010

BU LİGİN EN SIRADAN TAKIMI: GALATASARAY

Galatasaray; maalesef bu ligin şu an için en sıradan takımıdır ve bunun müsebbibi de Rijkaard’tır.
Bir profesyonel futbolcu için refleks olması gereken aut atışından gelen topa, top ceza sahası dışına çıkmadan dokunulmayacağını artık Ayhan’da unutmuş ne yazık ki… Demek ki refleks yitirilmiş, demek ki bu konuda çalışmalar ciddi değil, laf olsun kabilinden yapılmaktadır.
Servet kötü; neden? Çünkü sorun hem moral açıdan hem de teknik açıdan büyümüştür, peki ne oldu da Servet’in moral durumunda düşüşler var, geçen sezon sonu geriden beklediğim topları çıkaramıyor diyerek bir şey uydur (sanki dünyada dediğin futbolculardan çok var da) ve sen adamı göndereceğim diye çırpın dur, şimdi de adama sarıl ilaveten de idmanlarda anlaşıldığı kadar da iyi çalışma ne olur? Servet biter peki kusurlu tek başına Servet mi kesinlikle hayır asıl ve asli kusurlu RİJKAARD’tır. Servet böyle de diğer futbolcularda durum farklı mı, hiç zannetmiyorum.
Peki Rijkaard’ın Galatasaray’da beğendiği futbolcu var mı? Yok, nereden mi biliyoruz. Kendi açıklamalarından, ne diyor hazret; “bu kadro ile bu kadar” ya da geçen sezon sonu “bu takım, bu kadro kalitesiz bir kadrodur” Beyefendi bu elindeki kadro bir rüya kadrodur; ya sen futboldan ve futbolcudan anlamıyorsun ya da sen çakma Rijkaard’sın. Bu kadro kötüde sen iyi teknik direktörsün öyle mi? Bak bakalım Galatasaray’daki tahribatına;
• Barış dibe vurdu
• M. Battal dibe vurdu
• Servet dibe vurdu
• M. Sarp dibe vurdu
• Arda dibe vurdu
• Aydın dibe vurdu
• Ayhan dibe vurdu
• Ali Turan dibe vurdu

Rijkaard sayesinde takımın geleceği içinde düşünülen ancak Galatasaray’dan gönderilenler; Emre Güngör, Uğur Uçar, Volkan Yaman, Mehmet Güven, Lincoln, Nonda, Ümit Karan, Caner Erkin, Yaser Yıldız, Semih Kaya, Alparslan Erdem ve daha saymayacağım yıldız ve genç futbolcu bu takımdan uzaklaştırıldı, peki kimler alındı şimdi kim hatırlıyor onları belki de Hazret onları ben almadım diyebilir, o zaman da sorarlar adama sen mi yönetiyorsun takımı başkalarımı diye, gerçi her 2 halde de durumunun izahı yok… Takımı kurmadığını düşünmek bile istemiyorum yani bu takımı sen kurmuyorsan bırak git… Bu konuda sesin de çıkmıyor maşallah; son yılların en iyi kadrosu elinde, teknik kadroyu da sen yönetiyorsun, idmanları sen yaptırıyorsun, maç kadrosunu sen kuruyorsun, maç taktiğini sen hazırlıyorsun. O zaman nedir bu futbolun rezaleti, sakın yanlış anlaşılmasın yenilmez bir takım yaratmanı beklemiyoruz ama koşan, çalışan, varyasyonlar deneyen, pres yapan, gol arayan bir takım olursun ve sonunda yenersin yenilirsin, yahu el insaf bunların hiçbiri yok bu takımda… Peki, ısrarla futbolcuların mevkileri konusundaki yanlış niye, örneğin Ali Turan’ı niye ısrarla sağ bekte oynatıyorsun, neden Lucas ile yer değiştirmeyi düşünmüyorsun?
Bir futbol takımı; top ayağında iken sadece topa sahip olma istatistiği olsun diye sürekli yan pas yapıyorsa, dik oynadığında da inanılmaz yavaş oluyorsa, futbol taktiği olarak ta mehteran taktiğini esas almışsa, kazara galip duruma geçtiğinde de oyun disiplinini kaybedip geriye yaslanıyorsa, hatta o kadr ki Galatasaray gibi bir takım kazara 1-0 öne geçtiği maçın son 15 dakikasında zamana oynuyorsa hem de lige bu sene çıkmış mütevazı Bucaspor’a karşı, ne denebilir ki ilave olarak, ama gelin görün teknik direktör hala birilerini hedef gösteriyor, peki böyle bir durumda öncelikle futbolcular kendisine ve kendilerine güvenerek inisiyatif alarak oynayabilirler mi, hadi düşünelim o zaman… Yeter artık Rijkaard istatistiğe oynamanı ve futbolu zevksiz hale getirmenden sıkıldık, usandık ve bıktık. Biz futbolsever olarak, sadece ve önce galibiyet beklemiyoruz, öncelikle ahlaklı ve de özellikle iş ahlakı önde gelen bir futbol oynanmasını bekliyor ve özlüyoruz.
Son 3 hafta galibiyetlerine bakarak kimse sevinmesin ve sakın bu kimseyi yanıltmasın çünkü bu maçları Galatasaray kazanmadı rakip takımlar yenildiler. Belki Galatasaray isminden birileri daha korkar ve yenilirler ama bu durum Galatasaray’ı sıradan bir takım olmaktan kurtarmaz.
Ben iddia ediyorum Rijkaard’ı Barcelona daha bir sezon tutsa idi o takımın da sonu Galatasaray’a benzerdi. Barcelona iyi yönetildiğinden ona fazla katlanmadı. Rijkaard’ın yönetimini; Galatasaray’ın tarihindeki en başarısız teknik direktör Sigi Held’in yönetiminden daha kötü.
Sakat çok; acaba neden? Acaba idman programı ile ilgili bir şey olmasın?
Rijkaard Galatasaray’ı ne hale getirdin görmüyormusun? Tabii ki görüyorsun ama işine gelmiyor bekliyorsun ki seni göndersinler ve yüklü tazminatını alasın. Peki, diğer taraftan başkan Adnan Polat görmüyor mu durumu, kendisine herhangi bir yönetici ya da herhangi bir futbolcu tarafından takım içindeki sevimsiz ve huzursuz durumu hiç anlatan yok mu? Olmaz mı? Dolu ama olsun bir sezon daha biraz futbolcu satar ve alırız modu devam etsin, maksat ticaret olsun.
Bütün bunların sonucunda birileri de yahu sen kimsin de bu kadar iddialı laflar ediyorsun diyebilir, sen futboldan ne kadar anlarsında bu kadar analiz yapıyorsun diyebilir, ben de bu kabil sorusu olanlara diyorum ki siz memnunsanız benim önerilerimi ve eleştirilerimi hiç dikkate almayın. Sadece şimdi kehanet gibi görünen analizlerim doğru çıktığında beni anarsınız…

Bir lafta Başkan Adnan Polat’a; birileri Galatasaray iyi yönetilmiyor dedikçe, başkanda cevap veriyor: “Bazıları Galatasaray’ın ekonomik geleceğini görüyor ve kıskanıyorlar, payı sahiplenmeye almaya çalışıyorlar” vallahi ne diyelim, aklından bu tür konuları geçirene psikolojik yardım alması tavsiye edilir herhalde… Başkan bey bırakın geleceği de bugünün önceliğine bir bakın bakalım, ne görüyorsunuz…

İDDİA: Bu takımı kim çalıştırırsa çalıştırsın Rijkaard’tan daha kötü olmaz.

ÖNERİ: Başkan Adnan Polat, Rijkaard ile Galatasaray’ı küme düşürene kadar bir sözleşme yap, kurtul.

SON SÖZ: Galatasaray gelecek yılı ve yıllarını kurtarmak istiyorsa behemehâl Rijkaard’ı göndermelidir.

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

RİJKAARD; BU GERÇEK Mİ ACABA?

Galatasaray, Karpaty gibi kendisine asla rakip olamayacak bir takım önünde beraberliği zor bela kurtarmış ama Barcelona’daki ilk yılı dışında futbolun hayal kırıklığı olan Teknik Direktör Frank Rijkaard maç sonu açıklamasında “Oyunu kontrol ediyorduk, ancak gol pozisyonu üretmekte zorlandık (oysa ilk yarıda gol pozisyonu yoktur) Aslında ilk yarıda topla iyiydik, ama topu kaybettiğimiz anlarda geri dönüşlerimiz çok zayıftı ve sıkıntı yaşadık” dedi.

Şimdi bu açıklamanın neresinden başlayıp da eleştirelim; aslına bakarsanız biz kendisinden “Bu gece diğer Türk takımları yenildi ama biz yenilmedik başarılı sayılmalıyız” gibi açıklama bekliyorduk ve açıkçası bu tür bir yaklaşımda kendisine daha çok yakışırdı. Tabii ki Galatasaray Başkan Adnan Polat ile birlikte Fenerbahçe gibi yönetilmeye başlandı ya işte tam da o sırada başladık bu klüp yanlış hatta kötü yönetiliyor diye bağırmaya ama ne çare sesimiz bir türlü bu işgüzarlara ulaşamadı. Bu konuları yeni ve bir yenilgi yada iş kazası sayılabilecek bir maçtan sonra yazdığımız varsayılmasın; aşağıdaki linkte verilen yazılarıma göz atarsanız tam tamına ne dediğimi anlarsanız.
1. http://spordaalternatif.blogspot.com/2009/12/galatasaray-havlu-att-m-acaba-bana-gore.html
2. http://spordaalternatif.blogspot.com/2009/12/galatasaray-kongresi-olan-biteni-merak.html

Bu ülkenin dedikodulara göre en önemli şikecisi olan Adnan Sezgin’i bu takımda tuttuğunuz sürece hem de ne pahasına olursa olsun kabilinden sizin de izah etmeniz gereken bir şeyler olabilir; Adnan Polat… Ne işi var bu şikeci Adnan Sezgin’in Galatasaray’da gönderin gitsin… Yoksa bu adamla bir takım faaliyetler mi var ortak olarak… Diğer taraftan geçen yıl bu ülkede yada bu takımda asla başarılı olamayacağı belli olan Rijkaard’ı sezon ortasında göndermeniz gerekiyordu, ama boncuk mu buldunuz adamda bilmiyoruz… Hatta size Nonda’yı satıp Jo’yu alalım dediği anda göndermeliydiniz. Ama ne gam… Peki, sezon sonu; “Bu sezon başarılı olduk geçen sezon bu takım 4. idi biz bu sene 3. yaptık” dediği zaman, “bu takım kalitesiz bir takımdır” dediği zaman hiç mi aklınıza bir şey gelmedi bay başkan… Galatasaray yönetimi eğer başka şeyler yok ise yani herhangi bir ortak faaliyet yok ise bu Rijkaard’ı; hemen o dakika göndermeli idi, ama ne gam, Galatasaray kimin umurunda… Böyle bir kafadan ne hayır gelir Allahaşkına, yani biraz izan biraz öngörü yeter değil mi? Eğer bu Rijkaard;
• Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım tarafından Galatasaray’a transfer edilmemiş ise,
• Uyanık bir Kayserili tarafından Galatasaray’a çakması(Çin işi) kakalanmamış ise,
• Aslında kör olup ve bir güreşçi tarafından kulübede sufle edilerek Galatasaray’ı yönetmeye çalışmıyor ise,
• Bizimle dalga geçmiyor ise,
Biri bize bu durumu izah etsin çünkü bizim bu kadar başarılı bir futbolculuk kariyeri olan bir insanın bu kadar basit hataları neden yaptığını;
• Geçen sene gözden çıkardığı yok iyi top çıkaramıyor pas vermeyi beceremiyor dediği adamı tekrar oynatmak isterse
• Uğur Uçar’ı gönder Ali Turan’ı alırsa,
• Düz olmasına rağmen inanılmaz çalışkanlığı ile açıklarını kapatan Barış Özbek’i bitirirse,
• Barış’a yaptığını şimdi de Mehmet Batdal’ı yaparak bu genç insanı da bitireceği görülüyorsa,
• Nonda’yı gönder Jo’ yu al diyorsa
• Aykut’u bitirmek için ne lazımsa yapıyorsa,
• Baros iyi ve kenarda maç öncesi açıklamaya göre neymiş efendim 90 dakika oynamaya hazır değil oynat kardeşim baştan skor üstünlüğü yakala sonra değiştir hayır amaç maalesef dalga geçmek oluyorsa,
• Futbol kendisi için sadece istatistik ise
Aklımıza olsa olsa bu hataları kendisine futbolu bilmeyen ama yetkiyi kullanan parayı ödeyen kişilerin dediğini yapıyordur gibi bir yaklaşım geliyor ama bunu da ona hiç yakıştırmak istemiyoruz vallahi…

Ama Rijkaard Galatasaray’dan umudunu kesmiş tazminatını alıp gitmeyi bekliyor olabilir bunu kendisi ile konuşun ve halledin, bakın ne zaman ki Barcelona’yı bitireceği yönetim tarafından fark edildi ve hemen gönderildi, bari bundan ders alın, öyle mal bulmuş magribiler gibi de hemen atlamayın kimsenin üstüne… Ancak kendisine hatırlatın hatta kabul ettirin ki; Rijkaard’ın tazminat hakkı mutlaka vardır ama biz taraftarlarında ciddi bir tazminat hakkı doğmuştur artık, anamızı ağlattı geçen sene…

Bir teknik direktör başarıya maksimum % 25 katkı yapar ama başarısızlığa %100 katkı yapar bunu da asla akıldan çıkarmayın ve Rijkaard yenilmedi diye onu pohpohlamaya devam eden kendilerine futbol yorumcusu diyen guruha da sakın kulak asmayın, bu takım kesinlikle iyi çalışmıyor, çalıştırılmıyor bunu kimse de umursamıyor ve bilin ki Rijkaard’ın doktora tezi Galatasaray’ı bitirmek olacaktır…

Maçın devre aralarında ya da maç sonlarında öyle külhanbeyi gibi kapı tekmelemek bir Galatasaray başkanına yakışmaz, lütfen görevinizi yapın. Ama biz biliyoruz ki yegane görevinizi siz yapmayacaksınız.

İşte bunun üstüne de Galatasaray kongresine düşüyor gereğini yapmak, ama ne yazık ki bu konuda da bizi umutlu olmaya sevk edecek emareler yoktur.

Perşembe, Mart 04, 2010

AĞZI OLAN KONUŞUYOR BUDUR HERHALDE

Geçen hafta Fenerbahçe – İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçı oynandı ve Fenerbahçe maçı 2-1 yitirdi. Bu maçın yorumlarının yapıldığı NTVspor’u izliyorum. Yorumcular Sergen Yalçın ve Mehmet Demirkol…

Ne diyor bu uzmanlığı kendinden menkul muhterem Sergen Yalçın: “Vursana omuzu yıksana adamı yere gol olmasın”.
Bir pozisyonda orta sahada Fenerbahçeli Selçuk topu kaptırmış ve topu kapan İBB li oyuncu da 3 Fenerbahçeli savunmacının arasına dikine bir ara pası atıyor bir tarafta Vederson göbekte Bilica sağ tarafta ise bir başka Fenerbahçeli oyuncu bulunmakta İBB li İskender atılan bu ara topuna koşuyor savunma adına kendisinden daha avantajlı durumda olan Vederson ilk hamleden sonra ise koşmuyor ve nihayetinde o pasa yetişen İskender golü yapıyor. Şimdi koşuyu bırakan Vederson’a ne öneriyor bu muhteşem yorumcu “vur omuzu yık adamı yere”. Sanki oynanan oyunun futbol olduğunu bilmiyor, sanki bu davranış failplay ruhuna uygun gibi diğer yorumcu bay Mehmet Demirkol ve program yöneticisi bir şey demiyor. Tabii muhterem de futbolu bilen(!!!!) bir zat olarak kasım kasım kasılıyor. Diyelim ki Vederson vurdu omzu yıktı İskender’i yere ve gol olmadı ne olacak, Fenerbahçe mağlup olmayacak ya orada hakem kasıtlı hareket yorumu yaparak Vederson’u oyundan atsa kopacak kızılca kıyamet, hakemler de iki arada bir derede kalıyor bu aklı evvel yorumcular yüzünden. Bakıyorum da bu yaklaşım yüzünden kimse ayıplamıyor Sergen Yalçın’ı. Kimse demiyor yahu kardeşim sen altyapı antrenörlüğü yapıyorsun bu çocuklara bu kabil kötü niyetli davranış şablonunu mu öneriyorsun, öğretiyorsun, yani bu çocukları amaca uygun her davranış mübahtır gibi mi eğitiyorsun, olur mu böyle bir şey. Yani adam senden daha hızlı koşuyor sen yetişemiyorsun ama adama arkasından basıyorsun tekmeyi onun bununla nasıl bir farkı var allahaşkına. Futbolun içinde böyle birşey var mı diye kimse sormuyor, var mı böyle bir kural diye kimse sormuyor, tabii ki bu beylere göre kural önemli değil ki sonuç önemli, ama kimse yahu kardeşim peki adam omuz atınca hakem bunun kötü niyetli bir hareket olduğuna hükmetse ve o adam kırmızı kart verse, bu sefer yine aynı adam ve hakem yandı. Bu beylere göre ya da kafalarındaki takımın kazanmaması halinde; derhal yönetim, teknik direktör ve tüm futbolcular kötü ve neredeyse tamamı hemen değişmeli. Tabii beyler futbolun ombudsmanı ya.

Alex in kırmızı kartı ağırmış tabii ki beylere göre; peki kırmızı kart için ne olması gerek ayağın; kırılması gerekir ki haklılık kazansın yok daha önce sarı gösterseymiş de adam kırmızı kart görmezmiş adam sanki yorumcu değil gördüğünü değil kafasındakini yorumluyor bana göre de alex gerek öncesinde yaptığı 2 faulde de iyi niyetten yoksundu sonuncuda da ne yapsın artık, hakem orada atmasa adam 2 kişinin ayağını kıracak, ne diyor UEFA futbolculara seyircilere ve sana karşı kötü niyetliyi oyunda tutmayacaksın atacaksın, ama ne gam beylerimizin umurunda değil ki.

Gerçi bu yeni bir yaklaşım mı, değil elbette. Yıllar önce milli takımda benzer nedenlerle Alpay da yerden yere vurulmadı mı anlı şanlı spor yazarları tarafından salt bu nedenle arkasında kaldığı oyuncuyu tekme tokat aşağı indirmediği için. O dönemdeki futbol yorumcularının çırağı Sergen Yalçın’da da bir değişiklik yok. O dönemde de birkaç cılız ses dışında yahu etmeyin eylemeyin bu futbol oyunudur öyle tekmeye tokata prim verilmemelidir demedi, hala bu basit ve ilkel yaklaşım sürdüğüne göre de hiç bitmeyecektir gibi görünüyor. Tabii UEFA ne yaptı bizim çok bilmiş beylerimizi tekzip eden bir karar alarak Alpay’a “fair play” ödülü verdi, tabii ki bizimkiler bu sefer gırtlağa kadar arabesk tavrı bir kez daha göstererek bu sefer konuyu bu tarafı ile önemsemeye başlamıştır.

Çalım atarken topu kaptırarak gole zemin hazırlama suçlaması ile karşı karşıya kalan Selçuk, nerede topu kaptırıyor karşı sahada ama böyle futbol mu oynanırmış, sevsinler biz seni de biliyoruz demek geliyor içimden ama neyse… Yahu demezler mi adama çocuk topu karşı sahada kaptırıyor orta saha ve defansın bir sürü oyuncusu var ama kaldı ki İBB 2 kişi ile hücum yapıyor kim böyle sonuçlanacağını bilebilir. Yok adamın derdi üzüm yemek değil bağcı dövmek ya, saldır da saldır. Bu futboldur hatalar oyunudur ve hatalar olmazsa maçlardan galip taraf çıkmaz diye düşünmez bu durumunu içselleştirememiş kişiler.

Daum bir şey bilmiyor Sergen biliyor, yok böyle bir şey bak ne diyor kerameti kendinden menkul Futbol yorumcusu; “böyle teknik direktörlük olmaz” evet bu işi tek sen biliyorsun bravo… Fanatik’teki yazısında ne buyuruyor; “Daum hemen gönderilmeli İş tekrar dönüp dolaşıp Daum’a geliyor. Fenerbahçe yönetiminin bir an önce Alman hocayı göndermesi lazım. Daum’la bu işin gitmeyeceği anlaşıldı… Bu tür hatalar yapan teknik direktöre ancak gülerler! Sadece Daum’u göndermek de çare değil… Takım yere düşmüş halde. Futbolcuların tekrar ayağa kaldırılması gerekiyor. Bunu Daum yapamaz.” Yani gelin burada akıl, izan, vicdan, bilgi ve vefa bulunda görelim. Şimdi Sergen Yalçın kim, geçmişte iyi bir futbolcumuzdu, hani bütün destek ve gaza rağmen büyük bir yıldız olamamıştı ama o günler geride kaldı artık başta kendisi olmak üzere herkes bu kardeşimizin yaptıklarını unuttu. Peki C. Daum kim; F.C. Köln, Stutgart, Bayern Leverkusen gibi Almanya futbol kulüplerinde çalışmış, Wien gibi Avusturya Kulübü ile Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi Türkiye takımları ile bir sürü şampiyonluk yaşamış uzun yıllarını bu işe adamış birisi. Bu durumda beğenirsiniz beğenmezsiniz adamın kariyeri çok da kötü değil, en azından Almanya bundesliga, Avusturya bundesliga ve Türkiye süper liginde hemde iki ayrı takımda şampiyonluk yaşamış birisi, siz bu kariyeri böyle elinizin tersi ile itemezsiniz. Bu iş bu kadar ucuz değil.

Son söz:

Geçenlerde kendisini çok iyi tanıyan hatta bir dönem Beşiktaş sportif direktörü iken yöneticisi olan Sinan Engin ne demişti Sergen Yalçın ile ilgili; “maç otobüsünü bile bu kardeşimizin takip ettiği at yarışları ve ganyanları sonuçlansın diye geç hareket ettirirdik”. Hadi gel artık sen bana futbolun etiği, ahlağı, fair play’i üzerine nutuk at ben seni dinleyeyim.


Çarşamba, Şubat 17, 2010

TÜRKİYE FUTBOLU ÜSTÜNE BİR SÖYLEŞİ
Uzun yıllarını Mısırda geçirmiş futbolu kendisine amatörce de olsa iş edinmiş, Türkiye’de bulunduğu yıllarda sürekli amatörleri takip etmiş, maçlarını izlemiş, futbol ve kültürü üstüne son derece birikimi olan Sn. T. Uslu ile Türkiye futbolu ve genelde futbolun durumunu konuştuk ve sonuçta aşağıdaki önemli ve tarihe not düşürecek olan söyleşi çıkmıştır

Soru: Spordan sorumlu devlet bakanlığı diye bir yapı olmalı mı? Böyle bir yapı siyasi iradenin bakanla futbola siyaset karıştırması anlamına gelmez mi? Neler söylemek istersiniz bu konuda?
Spor islerini düzenleyen bir bakanlık fikri yanlış değil ama profesyonel futbolu bu bakanlığa bağlamak yanlış. Özerklik filan çözüm değil. Nitekim Şenes Erzik gibi bir profesyonel bile kurtların baskılarına dayanamadı ve futbolun altın devri maalesef onunla kapandı.
Soru: Fenerbahçe kulübünün yayıncı kuruluşun yayınlarını durdurmak için yayın kablolarını kesmiş olması sanki hiç yaşanmamış gibi durmaktadır federasyon için bu konuda neler söylemek istersiniz?
Fenerbahçe’ye dokunulamıyor maalesef. Bunlar yayıncı kuruluşu da, federasyonu da, ceza ve tahkim kurullarını da, basını da etkiliyorlar. Musluk meselesi bu. Muslukların açıldığı duyulunca, bütün susuzlar kuyruğa giriyor.
Soru: Bugünlerde yaygın olarak spor kamuoyunda dolaşan bir söylenti bulunmaktadır. Bildiğiniz üzere Federasyon, Kulüpler Birliği ve Kulüpler kimin şampiyon olabileceği konusunda görüşmeler yapılmış ve yine söylentilere göre taraflar kimi istediklerinden ziyade kime itiraz etmeyeceklerini beyan ederek bir yaklaşım göstermiş ve bu minvalde de lig yürütülmektedir.
Evet, maalesef. Kendi kendilerini yönetmede aracı olsun diye kurdukları birlik Aziz Yıldırım beyin gayretleriyle bolundu ve açık musluktan su içenler bir tarafta kümeleşti. Adam sözde bir kulübü yönetiyor ama zaten üyesi de olduğu bir başka kulübün, sözgelimi Fenerbahçe’nin çıkarını savunmaktan da utanç duymuyor. İki siyasi partiye birden üye olunamıyor ama iki kulübe pekâlâ hem de yönetici katında üye olunabiliyor. Tuhaf bir durum…
Soru: Sn. Uslu bugün sizinle futbolu derinlemesine konuşmak ve konu ile ilgili büyük birikimlerinizi bizimle paylaşmanızı bekliyoruz. Eğer uygun görürseniz Türkiye Futbol Federasyonunun hala Milli takımın başına teknik kadroyu ata(ya)mamış olmasından başlayalım, sizce bu konu neden gecikti ya da geciktirildi?
Doğru ismi belirleme yeteneği ve ufkundan yoksun bilgisiz bir yönetim var. Korkuyorlar. Hala Fatih Terim lobisi var ve sanırım bu iste Fatih Terim’in de bizzat parmağı var.
Soru: Neden konu milli takım olunca herkes ağız birliği etmişçesine Fatih Terim’i referans alırlar ve her şeyi ona göre açıklamaya çalışırlar? Sizce Fatih Terim bu çapta bir kişimidir? Örneğin 4 yıllık Galatasaray şampiyonluğu için Fatih Terim sadece bunun bir parçası idi asla en önemli faktör değildi deniliyor siz bu görüşe katılırmısınız? Örneğin Mehmet Ağar’dan, Faruk Süren etkisinden, Hagi ve Popescu gibi dünya yıldızlarından yoksun biz Fatih Terim açıklaması yapılabilirmi?
Fatih Terim güçlü değildir. Görgüsüz ve bilgisiz adamın ne gücü olur? Ama etraf o kadar bilgisiz ve güçsüz olunca, Fatih onların arasında güçlü görünüyor. Galatasaray’ın başarısında Hagi’nin rolu Fatih’inkinden asla az değildir. Bilgili ve görgülü bir yönetim ile iyi bir kadro birleşip lider olarak Hagi ve Popescu da bunlara eklenince başarı doğaldı. Faruk Süren bey de, kendinden önce Alp Yalman beyin çizdiği doğru yoldan ayrılmayarak başarılara katkıda bulundu. Mehmet Ağar ise ülke ve de Galatasaray için hiçbir zaman asla önemli biri olmadı. İyi ki de olmadı, şaibeli biridir.
Soru: Levent Kızıl’ın Mahmut Özgener ile birlikte Federasyon yönetiminde bulunmaları ve uyumlu çalıştıklarının ifade ediliyor olması ile yine aynı şahsiyetlerin Biri Altay diğer Bursaspor kulübü başkanı iken iki kulübün seyircilerini birbirlerine düşman hale getiren tutumları ile bir çelişki oluşturmuyor mu?
Olmaz olur mu? Spor kamuoyu ikisini de yakinen bilir. Mahmut Bey koltuğu boş buldu, orayı dolduracak biri değildir. Talimatları uygulama özelliği vardır, o kadar. Levent Kızıl ise karıştırıcıdır. Aziz beyin talimatlarına kendinden de öğeler katar. Güven veren biri değildir. Zaten spor kamuoyunda kendisini ciddiye alan yoktur pek.
Soru: TFF bilanço değeri yaklaşık 3 milyar dolar büyüklüğüne ulaşmış bir bütçe yönetimi durumundadır. Sizce TFF bu büyük bütçeyi verimli ve etkili kullanabilecek basiret, kabiliyet ve ehliyete haiz durumda mıdır?
Asla. Şenes Erzik beyden sonra gelen federasyonların tamamı, kendisini deviren güçlere angaje kişilerden oluşmuştur. Hatırlayın, Abdullah Kığılı ile başlamıştı. Abdullah Bey TFF başkanı seçilmeden önce Fenerbahçe yöneticisiydi. Ali Şen Süleyman Seba’yı kandırdı ve Abdullah beyi birlikte seçtiler. 3-4 ay sonra Abdullah Bey istifa etti. Nedenini kim biliyor acaba? Hangi onurlu spor yazarı merak etti de araştırdı bu konuyu? Bu federasyonların tamamı Fenerbahçe- Beşiktaş cephesince seçilmişlerdir. Bildiğimiz, Galatasaray delegeleri oy vermedi bu federasyonların hiçbirine..
Soru: Futbolun yönetimi parasal olduğu kadar hatta daha önemlisi bir teknik yönetim ve idari yönetim becerisi gerektirmektedir bilindiği ve sık sık tekrarlandığı üzere, sizce bu kadro bu ehliyete sahip midir?
Sanmam. Levent Kızıl ve Mahmut Bey ortada. Bunlar Bursa veya İzmir’de amatör ligleri bile yönetemezler. Bunların ehliyetli oldukları konular başkadır. Futbolu bilmezler ama futboldan yararlanmayı pekiyi bilirler. Aziz bey de öyledir. Nihat Özdemir de.. Bunlar sui generis bir kuşaktır, 100 yılda bir gelirler böyle hepsi bir arada..
Soru: Türkiye’de futbol neden bu kadar siyasileşti bu konu ile ilgili yorumlarınız nedir acaba?
Futbol da diğer alanlar kadar siyasileşti. Daha fazla değil. Adalete ne kadar siyaset yansıdıysa futbola da o kadar yansıdı. Ben bunu üşüşme kavramı ile açıklayabiliyorum. Önce toplumu yozlaştırıyor ve geriletiyorlar, toplum kendi zenginliklerini koruyamaz hale gelince de leşe üşüsen yırtıcı hayvanlar gibi bu zenginliklerin üstüne çörekleniyorlar. Büyük bir hırsla kapışıyorlar. Onun için her alanda ortalık gerildi. Aziz bey belki de özel hayatında munis birisidir, ama rant kavgası olunca gözü başka şey görmez. Siyaset bu kapışmanın aracı sadece..
Soru: Şimdiki ve bir ve iki önceki TFF’nin şike karşısında tutumu konusunda neler söylemek istersiniz?
Ben Şenes Erzik beyin yönetim dönemi dışında tüm sezonlarda şike yapıldığına inanırım. Ama hiçbiri üstüne gitmez çünkü şikeler genellikle bunların eliyle yapılır. Muhabir banka gibi çalışırlar. Birbirine güvenmeyen iki kulüp yöneticileri arasında yeddi-emin rolü oynarlar. Hakem ilişkilerini yine bunlar kurar. O komitelerin başına hep uygun kişileri getirirler. Bunlar tevziat yapar ve yüzde alırlar. Şikeyi neden önlemeye çalışsınlar ki ..?
Soru: Mafya konusuna gelelim, Sinan Engin Çakıcı ilişkileri aslında Çakıcı’nın böyle bir yardıma ihtiyacı var mı idi yoksa bu ilişki düşünülenden fazla bir şeyler mi ifade ediyor şöyle ki acaba birileri Mafyanın ya da bu yasadışı olguların hayatın her alanını kapsadığını mı göstermek istiyorlar kamuoyuna?
Çok doğru. Mafya inancında hem gizlilik var, hem de güç gösterisi var, yani alenilik var. İkisi bir arada. Etrafa salınan korku ve dehşet Mafya fikrini besleyen damarlardan biridir. Çakıcı istedi de pasaport mu alamadı, Beşiktaş kulübü kendisi için ricada bulunsun? Çakıcı ve benzerleri kırmızı pasaport bile alabiliyorlardı. Onlara pasaport verenin kim olduğu biliniyor, adı gizli değil ki. Ama yine de Beşiktaş’ın içine düşürüldüğü durum hoş değildi. Tabii yöneticilerinin haberi olduğunu sanmam. Sinan Engin’in patavatsızlığı olsa gerektir.
Soru: Eskiden Fenerbahçe kongrelerini açıktan ülkücülerin düzenlemesinin nasıl bir anlamı vardır sizce?
Bence yine öyledir, değişen bir şey yok. Kadıköy’de olaylı yürüyüşler filan da düzenledi bunlar. Aziz bey ve çevresi güçlerini bunlardan alıyorlar demek ki ama peki Fenerbahçe kongre üyeleri rahatsız olmaz mı bu durumdan? Ya da taraftarları? Bir tuhaflık var ortada. Sanki Aziz beyin çevresindeki ülkücüler, karanlık işlere çok fazla bulaştıkları için ülkücü camiadan mecburen uzaklaştırılanlar olabilir. Bilemeyeceğiz.
Soru: Futbolun derini var mı?
Olmaz mı? TFF genel kurullarında ülkücüler cirit atmıyor mu, delegeler tehdit edilmiyor mu? Bunları basından izliyoruz. Otellerde lobiler kuruluyor, pazarlıklar yapılıyor. Bond çantalar elden ele geziyor. Oy karşılığı kadın ikram edildiği bile yazılıyor. Bunları yazan yine bunların basını değil mi..? Derin devlet her yerde var. Adalette var, eğitimde var. İhalelerde var. Kaçakçılıkta var. Var oğlu var.. Eee futbolda olmazsa eksik olurdu tablo..
Soru: Fenerbahçe’nin İstanbulspor, Samsunspor ve Ankaragücü şikesi suçüstü olmuş olmasına rağmen neden hem Haluk Ulusoy, Hem Hasan Doğan hem de Mahmut Özgener federasyonu tarafından kapatılmıştır?
Bu dosyalar kapatılmadı çünkü açamamışlardı zaten korkularından. Diğer ikisi önemli değil, Hasan Doğan beyin bu konunun üstüne gitmesi beklenirdi. Ama onu da yakın dostu Tayyip Bey engelledi dediler. Bence Beşiktaş kanadından da baskı gördü. Çünkü üstüne gitse, bu kez Fenerbahçe basınının açacağı Beşiktaş dosyaları vardı sırada. Aziz Bey basındaki kalemşör ve editörlerini kullanarak bu kozu iyi değerlendirdi ve olayı örtbas etmeyi başardı. Futbolla ilgili her karanlık olayın ardında, eğer eşelerseniz Fenerbahçe- Beşiktaş ittifakını bulursunuz. Ama Beşiktaş taraftarı bu kadarını bilemez. Çarşı her şeyi bilir derlerse de bos laftır.
Soru: Şike de yakalanan üstelikte hiçte somut delillere dayanmadığı halde İtalya’da Juventus gibi çok büyük bir kulüp küme düşürüldü de Türkiye’de neden böyle oluyor. Bir kulüp başbakanlık denetleme kurulunun raporu ile şikeden zımmi olarak suçlanıyor ama kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bunun sebebi sizce sadece onların Fenerbahçe Cumhuriyeti olması mıdır? Yoksa bu işin de içinde sürekli bazı paşalar mı oluyor, bazı çıkar gruplarının istek ve beklentilerine uygun olarak, ne söylemek istersiniz bu konuda?
Cumhuriyet, iddialı bir tanımlama olur Fenerbahçe için. Ama bir iktidar yumağı oluşturdukları doğrudur. Paşaların Fenerbahçe eğilimi NATO ihaleleri ile başladı. Al gülüm ver gülüm. Bu ülkede burjuvaziyi de devlet palazlandırdı. ‘’Her mahallede bir milyoner’’ sloganı bunun göstergesiydi. Bu da devlet yardımıyla takım palazlandırma operasyonu oldu. Herkes karlı çıktı. Paşalar, besleme spor basını, hakemler, federasyon çevreleri, yeni yetme görgüsüz müteahhitler... Herkes memnun ve herkes kazanıyor. Kimi prestij kazanıyor, kimileri para kazanıyor.
Soru: Hasan Doğan’ı başarılı gösterme çabalarının arkasında sizce kimler ya da nasıl motivasyonlar vardır?
Hasan Doğan bir nöbet değişimiydi. Beşiktaş’ın, Fenerbahçe ile işbirliğinden yeterli nemayı alamaması tepkilere neden oluyordu. Fenerbahçe geri adım atmak zorunda kaldı. Hasan bey, Beşiktaşlılara verilen bir taviz oldu. Beşiktaş arayı biraz kapatacaktı, plan buydu ama takdiri ilahi, Hasan Doğan beyin ömrü buna yetmedi. Hasan Doğan beyin çok dürüst biri gibi gösterilmeye çalışılması Beşiktaş taktiğiydi ama Fenerbahçeli basın buna tahammül edemedi ve Hasan Beyin İstanbul belediyesi ile kotardığı arsa yolsuzlukları dosyalarını yayınlayıverdi. Yani Hasan Doğan olayı, esasen bir Beşiktaş- Fenerbahçe savaşı idi, aralarındaki bir iç hesaplaşmadan ibaretti.
Soru: Şike soruşturması karşısındaki nedir bu sessizliğin izahı sizce? Yok, bir girişimleri var da biz mi bilmiyoruz, ne dersiniz?
Sessizlik normal, çünkü Beşiktaş ile Fenerbahçe’nin stratejik ortaklığı sürüyor. İkisi de ses cıksın istemez. Fenerbahçe güme gideceğini hissederse cepheyi genişletmek için Beşiktaş dosyalarını da gündeme çıkarır. Ve maalesef Türkiye’de bu iki kulübü birden cezalandıracak irade yoktur. Türkiye İtalya değil. Orada gözünün yasına bakmadılar. Juventus gitti, Milan gitti. Demokrasi olan yerde gözünün yaşına bakmazlar. Ama tabii Türkiye’de de Galatasaray’ın suskunluğu anlaşılır gibi değil. Galatasaray’ın adı geçmiyor bu şike işlerinde. Ortalığı yıkmaları lazım, ama onlar da oralı değil hiç. Belki de Adnan Sezgin nedeniyledir. Her neyse Galatasaray’ın bu beladan behemehâl kurtulması ve temiz futbolun öncülüğünü yapması gerekir. Şartlar hiç Galatasaray için bu kadar elverişli olmamıştı..
Soru: Peki sizce Federal Almanya savcılığının iddia oyunu ile maçların maniple edilmesi konusundaki araştırma ve soruşturmasından bir şey çıkar mı?
Galatasaray dürterse çıkar. Kamuoyunu bilgilendirir ve konuyu güncel tutmayı başarırsa şikeyi örtbas edemezler. Ama önce Galatasaray’ın yumuşak karnından kurtulması gerekir. Yani Adnan Sezgin gidecek. Adnan Sezgin, Fenerbahçe-Beşiktaş cephesinin Galatasaray içine soktuğu Truva atidir. Galatasaray’ı sadece bu kişi frenliyor. Adnan Polat bu tuzağı boşa çıkarabilecek cesareti gösterebilirse, hem kendi adını büyütür ve hem de Galatasaray’ı. Şikenin önlenmesi için maalesef başkaca hiçbir şans yok...
Soru: Bu soruşturmanın Türkiye ayağında bazı futbolculardan ve kulüplerden söz ediliyordu; Colin Kazım gibi, Fenerbahçe gibi ama konunun hızı kesildi hatta bahsi bile edilmez oldu, bu gelişmeyi hangi nedene bağlamak gerekir?
Türkiye’de şikenin önlenmesini sadece aydın ve dürüst kamuoyu istiyor. Bunların nüfusa oranı yüzde beşi bile bulmaz. Kalanlar ya açık açık yapılan şikenin farkında olamayacak kadar ahmak veya şikeden söyle veya böyle sebeplenen kesimlerdir. Fenerbahçe’nin banka havalesi ile yaptığı ödeme açığa çıktığında, kamuoyu buna bile inanmadı. Yani Aziz beyi bizzat eliyle para verirken görseler de inanmaz bunlar. Zaten tedbirlerini de kendince alıyor Aziz Bey. Bakın Galatasaray Adnan Sezgin’den kurtulmayı düşünmezken Aziz Bey, şike işinde adi gecen Colin Kazım’ı bir gecede harcayıverdi ve hamuleyi sırtından attı. Kiralık kalemleri taktılar çocuğun arkasına, düzmece bir olay yarattılar ve çocuk neye uğradığını anlayamadan kendini kapı dışında buldu. Ne oldu? Şike delili ortadan yok oldu.. Aziz Bey hem bu işleri iyi bilir, hem de içeriden bilgilendirildiği için tedbirlerde gecikmez. İstanbulspor’a yapılan banka ödemesi de Aziz Beyin hatası değildi. Sanırım Mahmut Uslu’nun beceriksizliğiydi. Öyle konuşuldu o zamanlar. Ama basının da yardımıyla güzel kapattılar o konuyu..
Soru: MHK Başkanı için özel bir şeyler söylemek istermisiniz? Biliyorsunuz babası da hakem olan ve her ikisi de Galatasaray karşıtı tutumu ile tanınan hakemlerdir biliyorsunuz bir farkla babası kamuoyunu yanlış yönlendirmek ve bağlaşıklarına kanıt teşkil etmek üzere asla Galatasaraylı olduğunu açıklamadı.
O ailenin önde gelen niteliğinin taraftarlık ya da düşmanlık olduğunu sanmam. Bunlar icin hakemlik gelir kapısı olarak önemlidir. Babası için de çok konuşulmuştur zamanında. Oğlu da onun oğlu sonuçta. Hakemliğin getirilerini yakından görmüştür. Camiada da tanınan birisidir zaten. Ne diyelim. ? Kimilerine ‘’yürü ya kulum’’, kimilerine ise ‘’Euro ya kulum’’ denmiş.. Bu beyefendi de buna uygun vaziyetini düzeltmektedir, diyelim..
Soru: Peki sizce mal beyanı hakemlerin maç yönetmeleri üzerinde direk ya da endirek etkili olur mu? Çünkü bildiğim kadarı ile siz bu konuyu sürekli gündeme getirmektesiniz. Ama bildiğiniz üzere bu devlet memurları ve siyasiler için çok da etkili ve sonuç alıcı olarak görünmemektedir.
Olur, ve zaten başkaca bir yol da yoktur. Mesela bunlar her yıl mal beyanında bulunsalar, gazeteci olmadığım halde ben bile yakalayabilirim bunları.. Zaten tuhaf olan, siyasiler mal beyanında bulunmaya kanun yoluyla zorlanırken, federasyoncu beylerin, federasyon kurullarında görev yapanların ve hakemlerin bu işin dışında bırakılmasıdır.. Bunlardan hesap sorma imkanı yoktur. Diyelim ki son bir maça kaldı şampiyonluk, bu maçın rayici, hakem tartışmalarını yönlendirenler, hakemin belirlenmesine vesile olanlar ve o belirlenen hakemi parlatan kiralık kalemlerin payları da dâhil aklınızın alamayacağı kadar büyük rakamlara iblağ olur. Dudağınız uçuklar.. Ama hep karanlık paralar döner bu islerde. Muteahhitler de bu nedenle işlerin içindedir zaten..
Soru: Hakemler neden tarafsız değil?
Neden olsunlar? Hiçbiri yüzde beş içinden gelmiyor ki.. Hakemlik artık bir gelir kapısıdır. Tarafsız hakem beklentisi beyhudedir. Mal beyanı zorunluluğu getirilir ve bunların Mac basına aldığı para bugün aldıklarının mesela 10 katına çıkarılırsa, aralarında hakemliği ‘’hakem’’ olarak yapmayı düşünenler ve deneyenler çıkabilir yine de..
Soru: Bazı hakemler gerçekten operasyonel görevler üstlenirler mi?
Üstlenirler. Bu konuda zaten üstlerinden talimatlar da gelir. Adamın kafasını yararlar, o yine de ‘’kurallara Gore maçı ertelemem lazım ama ertelersem bu seyirci daha kim bilir ne haltlar yer, daha ne kafalar kırar dışarıda’’ der ve maçı kırık kafasıyla yönetmeye kalkar. Esasen düşündüğü de bu değildir. Hesap kapandığı için o maç oynanmıştır. Hani ‘’mal batıya çoktan kaymıştı’’ misali...
Soru: Bazı hakemlerin adının bazı takımlarla anılması rastlantı olabilir mi?
Olmaz. Tamamen ve tümüyle dezenformasyondur. Kiralık kalemlere böyle listeler yayınlatır ve kamuoyunu aldatmaya çalışırlar. Bu camiada piyasa kuralları isler. Puan talebi çoksa puanın fiyatı artar. Kural budur. Hatırlayın, belki de tek örnektir Türkiye liglerinde.. Özhan Canaydın Beyin bir hakem için ‘’kendi bilir ama hakemliği bırakmasını tavsiye ederim’’ dediği akşamın sabahında, o kisi hakemliği bıraktı. Oysa basın sahip çıkmıştı, Fenerbahçe-Beşiktaş ittifakı sahip çıkmıştı, hatta siyasilerden sahip çıkanlar olmuştu. Ama kurtaramadılar. Özhan Beyin kartı güçlüydü ve doğru zamanda doğru hamleyi yapmıştı.. Oysa o hakemi de dezenformasyon gereğince Galatasaraylı olarak ilan ediyorlar ve hedef şaşırtıyorlardı. Kiralık kalemlerden hiçbiri bu olayın üstüne gitmedi. Bu olay da böylece futbol tarihinin meçhul olayları kervanına katıldı.
Soru: Fenerbahçe’nin de Beşiktaş’ın da yaklaşık Galatasaray kadar borçlu olmasına rağmen; basında ve dolayısıyla kamuoyunda Fenerbahçe’den hiç bahsedilmezken, Beşiktaş’tan az biraz bahsedilirken sanki bu konuda tek kulüp Galatasaray gibi sürekli ondan bahsedilmesi nasıl izah edilmelidir? Acaba bu da bir çeşit manipülasyon mudur?
Aynen öyledir. Kiralık kalemler eliyle oynanan bir oyundur. Ancak yine de bu 3 kulübün borçlarının yapılanmasında farklılıklar var. Fenerbahçe ve Beşiktaş ağırlıklı olarak yöneticilere borçludur. Galatasaray’da ise bilindiği gibi yöneticilerin ceplerinden para koymamaları gibi doğru bir ilke nedeniyle, vakıa bu ilkeyi son yönetimin bozduğu da söyleniyor ya, ağırlıklı olarak bankalara borçlanılıyor. Bu farklılık bilançolara şöyle yansıyor, kongre öncesi alacaklı yönetici düzmece bir belgeyle alacağından feragat ediyor ve borç ortadan kalkıyor. Dolayısıyla o kulübün borcu azalıyor Galatasaray ise bunu yapamıyor. Çünkü bankalar alacaktan feragat edemiyor. Düzmece belge ver, sonra bunu geri al, bu mümkün değil. Alacaklı yönetici, kongreden sonra tabii ki yeniden alacaklı duruma geçiyor. Simdi bu yaz-boz mekanizmasını önleyecek kurum Maliye ve Defterdarlık. Maliye ortalarda yok. Büyük kulüplerde maliye denetimi hiç duyulmuş şey değil. Peki defterdarlık nerede? Defterdarlığı bilemem ama İstanbul Defterdarını arayacak olursanız Fenerbahçe maçlarında Saraçoğlu şeref tribününde kendilerini görebilirsiniz. İstanbul’da görev yapan son on defterdarı araştırın. Bakalım kaç tanesi Fenerbahçe kulübü üyesidir, görün. Ve nasıl üye yapıldıklarını sorun bakalım kendilerine.. Bu araştırmayı kiralık gazeteciler yapmaz. Sizin bizzat yapmanız gerekir. Bu araştırmanın sonuçları, sorduğunuz sorunun cevabını size verecektir, hiç endişeniz olmasın..
Teşekkürler, görüşlerinizi bizimle paylaştınız. Görüşmek üzere…

Çarşamba, Aralık 30, 2009

GALATASARAY KONGRESİ OLAN BİTENİ MERAK ETMELİDİR

GALATASARAY’ın büyüklüğüne yakışan vakurluğu ve suskunluğunun devam etmesini fırsat bilen tescilli Galatasaray düşmanları; bazı mahfillerde hiçte ahlaki ve etik olmaması bir kenara şeytanın bile aklına gelmeyecek planlar yapıp sinsi sinsi uygulamaya koymuşlardır yeniden, biliniyor ve inanılıyor ki siz bunları ve daha ötesini ve detaylısını elbet açık tribünde oturanlardan daha iyi bilirsiniz ama sanki reva görülerek yapılan ve karşılık olarak verilen cevaplar arasında mode deyim ile çok ciddi ve fahiş bir orantısız güç uygulanması bulunmaktadır.

İşte tam da yakında gerçekleşecek olan seçimler arifesinde açık tribündekilerin hislerini yansıtması açısından durumun kısa bir özetini yapmak istiyorum.

• Galatasaray Basketball takımının yaşadıklarına bakın bu böyle bir planın parçasıdır çok açık ve anlaşılırdır.
o Şimdi bu teknik heyet aptal mıdır ki Cemal Nalga olayında hem de hiç gereği yokken ve de hazırlık maçında; Nalga-Tufan uygulamasını yapsınlar, eğer öyle ise sözüm o heyeti görevlendirenlere ve hayli ağır olmalıdır demekten bir an bile geri durmayın lütfen ama eğer değilse de bu teknik heyet ile hesaplaşmanın demokratik yollarının bulunması gerektiğine inanın.
o Bu olay; basın, klüpler ve Türkiye Basketball Federasyonu tarafından bilinmesine karşın ve ilaveten Oyak Reno klübünün konuyla ilgili itirazı reddedilir de Fenerbahçe maçına gelince kabul edilir. Bunun akli ve mantıklı bir açıklaması yoktur ya da varsa da taraftar bilmiyor, sadece tahmin edilen oyunun bir parçası olması dışında hesabının da görülmesi gereğinin de, lütfen bir değerlendirme kriteri olduğunu unutmayınız
• Basketball da yaşanan bu aptal olaydan sonra bakıyorsunuz anlı ve de şanlı yönetimleri ağırlıklı Fenerbahçeli olan basın hemen “BU İLK DEĞİLDİR” gibi garabet başlıklar atıyorlar, neymiş: “1953’te Çanakkale Abide Kupası’nda Fenerbahçe ile oynadığı maçta lisansları kendisinde bulunmayan 2 futbolcuyu sahaya süren Galatasaray’ın yaptığı sahtecilik” diye başlıklar atarak yönlendirme yapıyorlar, ama olayın aslı mezkûr kupa statüsü gereği böyle bir uygulama var ve Fenerbahçe’de bir önceki maç olan Vefa maçında aynı kapsamdan olmak üzere futbolcu oynattığı es geçilerek asıl amaçlarına bağlılıkla hizmet etmeye devam edenlerin bu oyunun açığa çıkartılması gereğinin de bir değerlendirme kriteri teşkil etmesi gerektiğinin de lütfen unutmayınız
• Saraçoğlu stadında Fenerbahçe-Galatasaray maçından sonra; maç içinde Keita’nın kafasına gelen kutu yada pet şişesinin Galatasaray seyircisini çeviren tel kafesten geçmesinin hiç ihtimali yokken konunun böyle cereyan ettiğini yazan basının Galatasaray ağırlığı altında neden hiç ezilmeden büzülmeden böylesine yalan yazdıklarının basına karşı tavrınız açısından bir kriter olması gerektiğini lütfen bir an için bile olsa unutmayınız
• Yılarca futbol maçlarında Fenerbahçeliler tarafından dövülen taraftarın yanında artık buda yetmez deyip Voleybol maçlarında da Galatasaray takım ve taraftarlarının dövülmesine ses çıkarmayan, gerek siyasi ve idari resmi makamlara ve gerekse de ilgili federasyonlara gerekli yaptırımların ya da gerçekten aslana yakışır tavrın gösterilmesi gereğini bir an bile unutmayınız lütfen
• Saraçoğlu’ndaki bir maçın canlı yayını esnasında kesilen yayıncı kuruluşun canlı yayın kablolarının ve bu konuda herhangi bir yaptırımının gerçekleşmediğini lütfen aklınızdan çıkarmayın ama bu konuda sesini çıkarmayanlara da, ister içinizde ister başınızda ister dışınızda olsun, sesinizin çıkması gerektiğinin bir değerlendirme kriteri olduğunu aklınızdan bir an bile çıkarmayın lütfen
• 2008-2009 sezonunda 2. yarı başlamış iken Türkiye Futbol Federasyonu ve meşhur kurulları tarafından Sivasspor maçı ile başlayan sahada Galatasaray’ı bitirme ve doğrama planlarının ve yine 2009-2010 sezonu tam iyi başlamış iken Türkiye Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener’in ve Merkez Hakem Komitesi başkanı hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan’ın nasıl devreye girip gizli planların gerçekleşmesine açıktan katkı sundukları gerçeğini bir an bile unutmayın lütfen
• Lütfen sırf Galatasaray lisesini bitirmiştir diye tarifi imkânsız Galatasaray düşmanlığı taşıyan ve sergileyen herkesin kongre üyeliklerinin behemehâl iptal edilmesinin önünü açacak kararların alınması gerektiğini bir ana bile aklınızdan çıkarmayın lütfen
• Bazı futbolcular 2 yıldır sakat ve düzelmiyorlar;
o Evet, ahde vefa gereği futbolcuları kapı önüne koymayın bunu hiçbir Galatasaray taraftarı beklemiyor, ama sağlık heyetinin durumunun değerlendirilmesi konusunun seçimlerde bir kriter olması gerektiğini düşünün lütfen.
o Antrenmanlarda bu kadar futbolcu sakatlanmasının hesabının sağlık heyetinden fazla teknik kadroya ait olması gerektiği kriterini de değerlendirme unsuru yapın lütfen
• Ali Sami Yen stad projesi için sadece ve sadece proje-design işleri için 11.000.000$ borç yazdıranların birer değerlendirme kriteri olması gerektiğini unutmayın lütfen
• Jardel, Samsunspor’dan Serkan ve Bülent Akın’ın 30 milyon USD’lik inanılmaz maliyetle transfer edilmesini unutmadan ve “tabii ki futbolcu transferi yapılıyor kavun örneği vermeden” klübün bugünkü borç sarmalının nerelerden geldiğini sürekli hatırlayın ve bir değerlendirme kriteri olduğunu hatırlatın lütfen
• 2002 de klübü 75.000.000$ borçla devir alıp, hiç birşey yapmadan 6 yılın sonunda borcun 115.000.000$ a neden geldiğini unutmadan bu konunun Galatasaray taraftarının en önemli gördüğü sorun olduğunu fark edin lütfen
• Hıncal Uluç gibi sağ gösterip sol vuranların kimin değirmenine su taşıdıklarını iyi analiz edip, gerekiyorsa bu gibi “haddini aşanlara haddini bildirmeyenler haddini bilmeyenlerdir” şiarı ile Galatasaraylılığın ne olduğunun bir kez daha anlatılması gereğini asla göz ardı etmeyin ve bilhassa bir değerlendirme kriteri yapın lütfen
• Basında Fenerbahçe tarafından onaylanmamış ya da akredite edilmemiş bir kişinin futbol yorumculuğu yapmasına izin verilmiyor kolayca anlaşıldığı ve bilebileceğiniz üzere lütfen bu kabil davranışları gösteren kişilere Galatasaray’ın büyüklüğüne leke sürmeyecek şekilde hadlerinin bildirilmesinin göz ardı edilmesine göz yummayın ve bunun en önemli kriter olduğu gerçeğini sürekli hatırlayın ve hatırlatın lütfen
• Diğer taraftan; her türlü Galatasaray ürününü Store’lardan alarak, maçlara gelerek destekleyen, şifreli TV lere dünyanın parasını ödeyerek maçları takip ettiği gerçeğini göz ardı etmeden klübe karşı hiçte cimri davranılmadığını ispatlayan Galatasaray taraftarının hiçbir engel ve kriter olmaksızın üye olabilmesinin önünün açılmasının çok önemli olduğunun bilinmesi ve bu konuda taraftara karşı cimri davranılmaması gerekmektedir. Aksi taktirde her türlü sporun geldiği ekonomik ve siyasi nokta göz ardı edilmiş olabilecektir ve bu nedenle sadece ve sadece ne kadar Galatasaray bonus kart üyesi var deyip yaklaşık şöyle bir hesap yapıp 39.000.000*50$=1.950.000.000$ giriş, 39.000.000*25$= 975.000.000$ yıllık aidat toplayın bakalım dünya klübü nasıl olunuyormuş herkes görsün. Eğer bu kadar çok üyenin Galatasaray demokrasisini sıkıntıya düşüreceğini düşünüyorsanız 2 dereceli seçim yaparsınız “küçük olsun bizim olsun” mantığı gibi duran ama öyle olmuş olması sizin gerçek görüşünüzü yansıttığınızı kimsenin düşünmediği fikirden de derhal uzaklaşırsınız, Galatasaraylıların demokrasi bilincini test etmeye gerek yoktur diye düşünmektedir açık tribündekiler ve sırf liseyi okudu diye Mehmet Demirkol gibi tescilli Fenerbahçeliler hatta Galatasaray düşmanları Kongre üyesi olurken kavli beladan beri Galatasaraylı olanlar dışarıda kalıyor bu sizi rahatsız ediyor olmalı ve derhal bu konuda tüzük kongresinin toplanmasını temin ederek bu işin çözümünün bir kriter teşkil ettiğini asla unutmayın lütfen. Belki de üye olunması serbest kalırsa Galatasaray düşmanlığı olarak organize olan güçlere karşı daha geniş cephe oluşturulabilir ve Galatasaraylıların bu düşmanlıkları bertaraf etmeleri kolaylaşabilir gerçeğini bir an bile olsa aklınızdan çıkarmayın lütfen.
• Bir Avrupa kupası maçından ötürü UEFA’dan ceza alan Fenerbahçe klübü başkanı Aziz Yıldırım “yeter ki biz yenelim seyircimiz sahaya yabancı madde atsın biz de UEFA’ya ceza ödeyelim biz buna razıyız” demecini tescilli Fenerbahçeli basın alıp bir kahramanlık deklarasyonu gibi gösterirken kimseden ses çıkmamasının, herkesin sus pus olmuşluğunun acısının açık tribünde oturanların yüreğini hala dağlamaya devam etmekte olduğu gerçeğinin de bir an bile akıllardan çıkarmayın lütfen

Emin olun ki bu konuda oluşan mağduriyetlerin, yanlış bilgiyi bilerek yayınlayanların, bilerek isteyerek toplumu yanlış yönlendirenlerin, kavgayı körükleyenlerin, birinin önünü açarak diğerlerinin elini bağlayıp sonra eşitlikten dem vuranların hikâyelerini yazıp yazıp bitiremeyiz bu işin bir kısmıdır diye kabul edin lütfen.

Evet, biliyorum; gelinen noktanın değerlendirilmesi neticesi ortaya çıkan tablonun etkileri sizde farklı sonuçlar yaratabilir sıradan taraftarlarda farklı olabilir ama behemehâl örgütlenin ve susmayın artık… İnanıyorum ki siz kongre üyeleri ne zaman açık tribündekilerin sesine kulak verseniz hassasiyetiniz artıyor ve daha dikkatli davranıyorsunuz… Ve lütfen artık açık tribüne kulak veriniz…

Siz ki her şeyin büyük para sahipliği ile olmayacağını iyi bilenler olarak nice para babasını Galatasaray ilkelerine uymayacağı için başkan seçmediniz, bu asil davranışınızı yeniden ve lütfen yaklaşan seçim öncesi Galatasaraylılık kriterlerini yeniden tespit ederek ya da gözden geçirerek ve açık tribünün sesine kulak vererek gereğini yapınız lütfen.

Ama artık susmayınız lütfen

Çarşamba, Aralık 02, 2009

Galatasaray havlu attı mı acaba?

Bana göre Galatasaray havlu attı, evet…

Bu Galatasaray Çin malı Galatasaray… (eğer bir Çinli bu yazıyı okursa bunu hakaret olarak almasın, piyasadaki ününe göre konuşuyoruz)

Bu Galatasaray moda deyimle çakma Galatasaray…

Baksanıza; Leo Franco Kova, Hakan Balta, Servet Kazma, Gökhan Çapa, Mustafa Sap, Ayhan Kürek, Mehmet AksakTopal, Arda Saman görüntüsü veriyor, bunların hepsi asıllarının çakması galiba… Sahi nereye gitti asılları yönetim dahil bilen yok galiba…

Kalede kaleci yok, varsa da biz farkında değiliz galiba, baksanıza Allahaşkına 14 maç 18 gol, olur mu böyle şey… Efendim öndeki savunma ve orta saha kötü de adamcağız ondan fazla gol yiyor diyenlere, geçmişte sepet defansların arkasında oynayan, Schumacher ve Simoviç gibi kaleciler örnek gösterilir… Ki bu kaleciler gibi daha bir sürü isim sayabiliriz ki takımlarını şampiyon yaptılar…

Allahtan bu Servet’i 3 paraya Gökhan’ı ve Mustafa’yı da bedavaya aldık ta bize batmaz haldeler… Yoksa maazallah ne derdik kendi kendimize…

Acemiler ordusu diye bir deyim varsa herhalde şu anda bu takım da bunun canlı örneğidir…

Elano’yu Galatasaray itelemek için mi milli takımda oynatıyorlar acaba? Bu haliyle Brezilya milli takımında nasıl oynuyor anlamak mümkün değil, çünkü…

Çakma Frank Rijkaart, çakma Johan Neeskens galiba… Bunlar gerçekleri ise nasıl daha önceki klüplerinde görev yapmışlar, yoksa o klüpleri de mi Double Adnans yönetmiş… Vallahi aklım karışıp duruyor… Eğer bunlar çakma teknik heyet değil ise, Barış Özbek neden bitti, Volkan neden satıldı vs. vs. Peki diyelim ki bunların hepsi yapılabilir ve kabul edilebilir bir şey ama Galatasaray’ın mehter takımı gibi oynamasını kenardan seyretmeye doyamayan bu kadro halis-malis Anadolu çocuğu görüntüsü vermiyor mu? Yaa tabii ki bizim bu teknik heyet asillerinden kurulu olsa dilimiz lal olur konuşamayız onların bilgisi yanında ama durum başka gibi, benden söylemesi… Yahu bakıyorsun Galatasaray sezon başından bu yana istatistiklerde, topla oynama konusundaki ligde lider, eeee adamlar kendi sahalarında; Servet Gökhan’a, sonra Gökhan Servet’e, Servet Ayhan’a, Ayhan Kaleciye geri pas yapıyor oyunun % 50 lik bölümünde, nasıl lider olmasın ki bu durumda… Tipik çakma Rijkaart futbolu, istatistiğe oynama modu… Salt bu yüzden Galatasaray’ın adından korkmadan oynayacak her takım, Galatasaray yarı sahasında mehter takılırken baskı yaparsa, GS THE END.

Kenarda Galatasaray’ı yöneten bir teknik heyet var mı acaba? Varsa neden yönetmiyor, yönetiyorsa bizler bunu neden anlayamıyoruz (skordan değil ama oyundan), onlar mı yönetiyor gibi yapıyor, biz mi anlamıyor gibi yapıyoruz? Hadi çık çıkabilirsen içinden bakalım…

Albert Roca Pujol ve Carlos Cuadrat gibi iki kondisyoneri var takımın ama mücadele gücünün sahaya yansımasına bakılırsa bunlar başka takımı çalıştırıyorlar sanki… Neredeyse tüm futbolcular pili bitmiş pilli bebek modundalar… Yahu Sn. Double Adnans bir bakın arasıra bunlara da başka takımları çalıştırıp ta arta kalan zamanlarında mı Florya’da görünüyorlar… Yoksa Florya’da maskeli balo numarası mı var? Yoksa belgesi olmayan ama hissi kuvvetli olan bir durum mu var?

Evet tüm hakemler hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan’a yaranma gayreti içindeler, doğrudur, evet nerede ise hakemlerin tamamı Fenerbahçe’nin ve Klüpler Birliğinin başkanına yaranma yarışı içindeler ama… Yahu be adam sizde bir şey yapın bakalım Allahaşkına…

Galatasaray’a sert oynamak serbest tabii ki, MHK nin başındaki hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan ve şürekâsına göre, hele bir de basındaki Rıdone İblis gibiler den de yoğun destek ve gaz alıyorlarsa, gelsin de dayansın gülüm keten helva da, görelim…

Türkiye Federasyonu’nu acaba Mahmut Özgener ve arkadaşlarımı yönetiyor yoksa onlar başkaları adına, maksat ABD ikametli efendi hazretleri hizmetinde, ülke dahilinde bulunan muhteremlerin memnuniyetlerini temin etmek adına mı orada bulunuyorlar? Eğer öyleyse ki tüm veriler öyle olduğunu gösteriyor, o önemli zat kararını verdi tüm kamuoyu bunu böyle bile, bizden söylemesi, Hey bizimkiler, sonra yok ben duymadım demeye kimse…

Manisa’yı kendi sahasında yenemeyen takım zaten Bursa’yı Bursa’da yenemezdi ve yenemedi de…

Hayatımda ilk kez Galatasaray’a gol atana alkış yaptım, Vallahi benden söylemesi Mr. Adnans… Durumu anlamak artık sizlere kalmış durumdadır… Uyanın artık…

Korkarım ki; Basketbol da yaptıkları ihtisas neticesinde Yönetimin ya da Teknik heyetin Galatasaray diye, bunların çakmalarına Galatasaray forması giydirip sahaya sürerek, konunun ordinaryüslüğüne terfi edecekler galiba… Ya da ben bir rüyada isem lütfen beni insaniyet namına uyandırın… Ya da siz Mr. Adnans uyanın… Başka GALATASARAY yok…

Cuma, Ekim 30, 2009

BU İŞİ EN İYİ MÜTEAHHİTLER BİLİR-2

“BU İŞİ EN İYİ MÜTEAHHİTLER BİLİR” yazımı; “Yazıma konu olmasını planladığım 25.10.2009 tarihinde tüm maskaralıkları ve şaklabanlıkları ile oynanan Fenerbahçe-Galatasaray komedisini sonraki yazıma bırakıyorum” diyerek sonlandırmış idim. Bu konuda yazılacak çok şey var şüphesiz her iki takımın çalışmalarını maça yansıtmışlıklarının değerlendirilmesi adına; Fenerbahçe, Galatasaray’ı iyi etüd etmiş, Kazım’ı tek ve parçalayıcı santrfor oynatmış, yok kanatları ikili ve kademe anlayışı çok üst seviyede olan futbolcularla kapamış, oyunun her iki yönüne hem savunma hem de hücuma uygun olarak ta kanatları çok başarılı kullanmış, sonuçta 10 yıldır yaptığını tekrarlamıştır vs. vs. Galatasaray ise; sürekli istatistiklere ve sürekli yan ve geri pas yaparak oynayan bir savunma hattı, topu golün olacağı bölgeye taşınması gereğini unutmuş, futbolu da mehter marşı ile oynayan ama yaklaşık 4 el freni görevi yapan üstüne üstlük her topu kaptıran orta saha ile oynayan bir oyun tutturmuş ve sonuçta yenilmiş. Şimdi bunun üstüne her isteyen; ister kısa, isteyen yüzlerce sayfa tutacak, futbol gerekleri ve geyikleri yapabilir, yok efendim hızlı hücummuş, yok efendim kademeli ve kontrollü savunmaymış, yok efendim 4-4-2 imiş, yok efendim 4-5-1 imiş, yok efendim futbolun gerek ve kurallarını Fenerbahçe daha iyi uyguladı vs. vs.

Böylesi bir yaklaşım, davranış, değerlendirme, sonuçlandırma ve kabullenme içinde; ahlak ve etik, fairplay kuralları ve en önemlisi de Türkiye Futbol Federasyon’u kararları ayaklar altına alınmış, çiğnenmiş ne gam, kimin umurunda FENERBAHÇE CUMHURİYETİ malı götürmüş ya, yeter.

İşte tam da burada; Prof. Dr. Müteahhitler devreye giriyor, müteahhitlik eyler iken edinip te kullandıkları, kafa-kol, ayarlama ya da yuvarlamalarla; “mezkur meslek erbaplarının en mahir, en yetenekli, ellerinin-kollarının en uzun olduğu, en cesur, en korkusuz temsilcilerinin yine en iyi becerebildiği konu ise, insanı hayrete düşürecek ölçüde, devletin yetkili ve ilgili kurumlarının ihalelerini kimlerin kazanacaklarını, ağırlıklı olarak ihale gününden bir ya da birkaç gün önceden tespit edebilmeleridir. Bu uğurda gerekli olan her türlü; organizasyon, örgütlenme ve mobilize olma hak ve yetkisi kendilerinden menkul olup, düzenlenen seferberlik adına gerekli atış ve ateş gücüne bağlı olarak ta başarı liginde sıralanmaktadırlar. Hele ihalesi yapılan bu taahhüt konusu işler sözleşme sonrası bir de avans bahşediyorsa kazananlarına siz seyreyleyin çümbüşü, bu uğurda elden, ayaktan, cüzdandan ve kabzadan hiçbir şey eksik edilmez, ama illaki de karar vericiler kutlamaların asıl oğlanıdırlar.” (yazımın 1. bölümü) gereği ve mucibince; konumuzun bu bölümünde de; Türkiye Futbol Federasyonu, Merkez Hakem komitesi, Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu, Tahkim kurulu ve de özellikle Medya üzerinde, müteahhitlikte edindikleri becerileri uygulayarak başarıya ulaşmaktadırlar; herhalde, gerçi bunun böyle olmasını ne arzu eder ne de umarız ama veriler maalesef böyle düşünmemizi sağlayacak yönde.

Konunun cılkını çıkarmak için elinden geleni yapan medya tutturmuş bir; “KADIKÖY atmosferinde bacağı titreyen bir futbolcular” masalı gidiyor, anlamak mümkün değil büyük bir çoğunluğu futbolcu eskisi, eğitimsiz oldukları bir kesinde ilaveten öğretimleri de “mahalle mektebi” düzeyini aşamamış ama adamları bir dinle abuk subuk mimiklerine ilaveten kasım kasım kasınarak; “fobi”, “korku” ile “büyük baskı altında insan davranışları” üzerine doktora yapmış adam edasıyla ve her biri sosyal psikolojinin üstad-ı keremi rollerinde, inanılmaz ve ne yazık ki katlanılmaz durum. (konunun öğretim ve eğitim tarafını tamamlamış ya da haddini bilen futbolcu eskilerini çok az olsalar da saygıyla tenzih ediyorum) Yahu Allahaşkına; Fenerbahçe’nin gecekondu stadına gelene kadar bu adamların nerede ise tamamı; Wembley, Elland Road, Maracana, Nou Camp, Santiago Bernabeu, Giuseppe Meazza, Roma olimpiyat Stadı, Stade de France gibi stadlarda oynamışlar ayakları titrememiş, Manchester United FC, FC Bayern Münich, Liverpool FC, Real Madrit, Milan FC, Roma FC, Paris Saint Germain FC, Barcelona FC, Atletico Madrit gibi dünya çapında takımlarda ya da onlara karşı futbol oynamışlar ayakları titrememiş ama gelmişler Fenerbahçe’ye karşı ayakları titremiş, “tuzlayayım da kokmayasınız”. Hani bu işkembeyi kübradan atışlarını evlerinde çoluk-çocuk otururken yapsalar kendi ailelerinden başkasına zarar vermeyecekler ama bunlar eğitim-öğretim seviyesi yeterince yüksek olmayan milletimize 7 gün 10 saat esası ve ulusal çapta yayın yapan yaklaşık 50 TV kanalında sınırsız ve fütursuzca hitap edince ortalık karışıyor, tüm hafta boyunca yani maçın ikincisine kadar sürmek kaydı ile tüm kahvehanelerde, ofislerde, fabrikalarda ve restoranlarda; “yandı gülüm keten helva”. Kaybolan işe mi yanarsın yoksa gereksiz sinirlenmeler neticesinde kırılan kalplere mi yanarsın, gereksiz kavga ve küfürleşmelere mi yanarsın, artık gel de karar ver.

Peki konu bu kadarla sınırlı kalabiliyor mu? Nerde…

Hemen TFF nin tüm kurulları ve kurumları devreye giriyor; başlangıç olarak ta hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan’ın başkanlığında Galatasaray’ı ve maçı kim en iyi ve en uygun biçimde katleder ve hedeflendiği gibi bitirir; tabii ki Bünyamin Gezer, hakem görevi (!!!) verilmiş bu zat, zannedersiniz ki Galatasaray karşısına değil de, Taksim Meydanı’na 1 mayıs kutlamaya gelmiş ayaktakımlarının karşısına çıkmış ta ver ha ver ayaktakımı dövecek. Bütün maç boyunca; daha önceleri bugüne hazırlık olsun diye idmanı yapılmış vaziyette, Akşam gazetesinde “hangi hakem hangi takımı tutuyor” diye hazırlanan haber mucibince, hatırlanacağı üzere burada Galatasaraylı hakemlerin başına, Bünyamin Gezer yazarak herkesi yanıltıp durumu ta o günlerden ayarlamışlardır, tıpkı yıllar önce hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan’ın da Galatasaraylı olduğu sızdırılıp sanki Fenerbahçeli olduğunu bilmiyormuşuz gibi yanıltma sağlayarak, hakemliği süresince Galatasaray’ı perişan etmiş idi.

Maçı anlatan Fenerbahçe taraftarı yayıncı kuruluşun 2 Melihinden biri “hakemin başına cisim geldi/düştü” diyerek sanki bu cisim uzay cismiydi de uzaydan geldi edası ile konuşarak durumu taraftarlığına uygun bir şekilde yumuşatmaya çalışıp, “eee bunlar her stadta oluyor fazla büyütmeye gerek yok” diyerek bu tür davranışların normal olarak görülmesi için elinden geleni yapmaktaydı. Tıpkı kendisini burada görevlendiren ağabeyleri gibi; Fenerbahçe’ye bağlılığını gizleyemiyordu.

“Yalan ne kadar büyükse inanan o kadar çok olur” demişti ya propagandanın profesörü Faşist Goebbels ama bunlar bu durumu daha da geliştirip daha veciz hale getirerek "bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanırlar” ordinaryüslüklerini ilan etmişlerdir.

İşte görüldü, Bünyamin Gezer, nasıl bir Galatasaraylıdır, bu kadar olay olması nedeniyle oynatmaması gereken maçı oynattı, Arda’ya Galatasaray düşmanlığı ta Sivasspor’dan beri devam eden Blica denilen sokak kabadayısının maçın başlamasına 45 dakika kala Arda ve Aydın’a yaptığı darplar (aslında polis olarak bunu Bünyamin Gezerden daha iyi kim bilebilir acaba) yeterli değilmiş gibi oyun içinde yaptığı faul ve sportmenliğe aykırı davranışlara göz yumması bir yana neredeyse böyle yapması için cesaret vermiş, Müteahhit Aziz Yıldırım’ın ve Narkomanlığı yüzünden uzunca bir süre iş bulamamış Daum’un Cristian Baroni’ye özel taktik vererek ortalığı karıştırmak üzere motive etmesi, Lugano için zaten söylenecek bir şey yok; durmuyor çocuk yola devam ediyor, Kazım’ın nerede ise tekme tokat her hareketinin faul olmasına göz yumuyor, Emre efendi tarak kemiği kıracak kadar sert oynuyor ama Bünyamin Gezer için ne gam, Carlos’un itiraf ettiği üzere Vederson’un yardım ve yataklığı ile Keita’nın her pozisyonda tekme tokat, kene gibi yapışarak sarılmalarını seyretti ya da göz yumdu, Carlos’a da kırmızı kart göstermesi gerekirdi Keita’nın yanında ama ne keder, Fenerbahçe’nin 1. golü offside ama ne var bunda adamın aldığı talimat bu (galiba), Penaltı uyduruk penaltı peki sen Galatasaray’lı olsan tıpkısına yakın benzer pozisyonda Nonda’ya gösterdiğin gibi sarı kart göstermezmiydin Alex efendiye, bu listeyi uzatmak mümkün çünkü Fenerbahçeliler gördükleri müsamaha neticesinde ellerinden ne düşmanlık geliyorsa yapıyor ve Fenerbahçeli Bünyamin gezer seyrediyor. Tam bir rezalet…

Bünyamin Gezer’in bir soru üzerine söylediği ruhunun ya da başka yerinin rengini ele veriyor ama kimin umrunda; ne buyuruyor Polis Bünyamin Gezer; “evet sahaya cisimler atılıyordu ama bize değildi” yani Galatasaraylı futbolculara atılabilir hatta atılmalıdır, peki başka ne diyor hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan abisinin atadığı Bünyamin Gezer; “50 bin kiyi o stada gelmiş. Maçı tatil etsem binlerce insan protesto yürüyüşü yapacak, camlar çerceveler indirilecek” hani adam sanki hakem değil de başka bir şey, yahu be adam; polis bile talimata aykırı durumda bütün Taksim’in camı çerçevesinin kırılmasını göze alıyor, sana ne bunlardan sen kuralı uygulasana; ne karar almıştı, Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu “maçtan evvel yaralanan bir hakem olursa maça başlamama kararı almıştı ve hakemlere iletmişlerdi” hadi diyelim o gerilimli anlarda Bünyamin Gezer bunu hatırlamadı ya da hatırlamak istemedi, bize gelen bilgilere göre hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan ile yapılan telefon görüşmesinde hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan neden bunu hatırlatmadı Bünyamin Gezer’e. Peki başka ne karar almış Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu; “kafasına bir şey gelen oyuncu olursa hakem hemen “Oyunu durduracak, santrada diğer hakemlerle toplanacaksınız. Temsilciyi çağırıp gerkli ikazı yapacaksın, Gerekiyorsa anons yaptıracaksın, tekrarında içeri gireceksin ve maçı tatil edeceksin” peki Votka şisesine kadar bu kadar atılan madde var, kafalar yaılıyor, neredeyse gözler çıkacak ama alınan kararın ne önemi var Bünyamin bey için, o aldığı görevi yerine getiriyor. Ülkemizde futbol kurallarına göre ne yaparsan yap yanına kar kalıyor yeterki gücün buna uygun olsun, hele de Müteahhitsen. Düşünün kafasına gözünü çıkarabilecek kadar bir cisim gelen Keita, kafasına atılanlara tepki gösteriyor ve oyun dışı, tabii ki kurallar böyle diyor peki ahlaki bir durum mu? Hayır ama ahlak kimin umrunda. Ama hakem kardeşimiz polis ya genel kanıya uygun olarak; mazlum ve mağdurun cezalandırılmasına devam.

Nihayetinde hakem hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan tarafından atanan hakem Bünyamin Gezer; adını BünYAMAN GEZER e çıkarıp esasen de sahada maç öncesi olduğu gibi maç boyunca da yaman yaman gezdi Galatasaraylı futbolculara karşı.

Fenerbahçe 10 yıldır Galatasaray maçlarını özellikle Kadıköy'de hafta boyunca medyanın yardım ve yatakçılığı sayesinde inanılmaz gererek, hafta sonuna doğru Merkez Hakem Kurulu ve maç saatinde de bu kurulun atadığı hakem sayesinde oynamayı ve kazanmayı mükemmel başarıyor. Tam bir asimetrik psikolojik hareket yürütüyorlar yardımcıları ve yatakçıları destekleri ile. Kutluyoruz.

Şu anda Federasyon cezaları açıkladı, sonuç: Fenerbahçe’ye 2 (iki) maç seyircisiz oynama cezası ve korkarım ki mutlaka tahkim de bunu kaldıracaktır, peki geçen yıl; Ali Sami Yen’de oynanan maçta, sadece su atılmasından ötürü Galatasaray’a kaç maç ceza 5 (beş) işte adalet; işte TFF, işte söylediğimiz bu. Tabii futbol Federasyonu, Mahmut Özgener gibi bir Galatasaray düşmanı, Levent Kızıl gibi bir Fenerbahçe dostu, Mehmet Ali Aydınlar gibi eski Fenerbahçe Yönetim kurulu üyesi, hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan gibi Galatasaray düşmanı MHK Başkanı tarafından yönetilir ve Fenerbahçe de bu ülkenin en başarılı müteahhitleri tarafından yönetilirse olacağı budur, kimse başka bir şey beklemesin.

Bu Federasyon temsilcilerinin ve gözlemcilerin ne iş yaptığı da ayrıca; Galatasaray düşmanı Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Mahmut Özgener tarafından açıklanmalıdırlar, acaba onlarda taahhüt sektörü ile ilgili bir iş yaparlar, inşaat malzemesi mi satmaktadırlar yoksa komisyonculuk mu yaparlar, bir güzel öğrensek te rahat etsek, acaba maçtan 30 dakika önce başlayıp maç boyunca devam eden “hepiniz O.Ç nuz” methiyelerini raporlarına yazdılarmı. Böyle soytarılık olmaz diyeceğim ama soytarılık yapanlara hakaretten dava açılabilir hakkımda, o yüzden demiyeceğim. Peki bunlar olurken en büyük gözlemci olan zat; Mahmut Özgener nerede dersiniz, Fenerbahçe stadında. Peki bu önünde olan biten maskaralıkları ve şaklabanlıkları görmüyor mu? Eee kör değil, sağır değil. Peki ne? Onu da siz anlayın artık. Federasyon Başkanı Galatasaray düşmanı Mahmut bey siz “maç sahada oynanır mı diyorsunuz”. AAAA federasyonun kadrolu kargaları bile münasip yerleri ile buna gülüyorlar biliyor musunuz bay başkan.

Peki; Federasyon Başkanı Galatasaray düşmanı Mahmut bey; söylermisiniz bakalım ne yaptınız bu lazer ışığı tutma olayı ile ilgili. Hem de Fenerbahçe’nin kulüp olarak maçtan sonrada kullandığı lazerlerden bu ışıkların özellikle kaleci Leo Franco’nun gözüne tutulması karşısındaki tutumunuzu merak ediyor tüm futbol kamuoyu, ama ben söyleyeyim siz hiçbir şey yapmayacaksınız bu konuda da. Çünkü varlığınız Fenerbahçe’nin varlığına armağan edilmiş bir kere, yapacak bir şey yok sözünüzden dönemezsiniz biliyorum.

Peki , Galatasaray düşmanı Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Mahmut Özgener ve Merkez Hakem Kurulu Başkanı hakem çocuğu hakem Oğuz Sarvan ve maçın katlini gerçekleştiren Bünyamin Gezer; “50 bin kiyi o stada gelmiş. Maçı tatil etsem binlerce insan protesto yürüyüşü yapacak” diye bahane uydurarak oynattığınız bu maç neticesinde; herhangi bir gün yaklaşık 32.000.000 (otuaikimilyon) Galatasaray taraftarı Türkiye’nin farklı farklı şehir ve kasabalarında “protesto mitingleri” yaparak alayınızı protesto etse ne diyeceksiniz. Artık yeter

Galatasaray düşmanı Türkiye Futbol Federasyonu başkanı Mahmut Özgener; Galatasaray’a her seferinde Fenerbahçe stadında uygulanan bu mezalimin vahşetin sorumlusu siz olacaksınız bu bilin. Peki şimdi den başlayan 27. haftadaki maç için Galatasaray’a kendi sahasında oynuyor diye aynı müsamahayı gösterecek misiniz? Şimdiden hazırlanan ve “Vuracaksın kıracaksın parçalayarak bu maçı kazanacaksın” sözünü şiar edinenler olursa ve sizin bile tahmin edemeyeceğiniz olayları planlarsalar ne yapacaksınız bakalım? Nasıl bu sorumluluğun üstesinden nasıl geleceksiniz bakalım.

Açıklayın Türkiye Futbol Federasyonunu Fenerbahçe kulübü Başkanı Aziz Yıldırım yönettiğini, behemehal koltuğu da kendisine devredin…

Açıklayın Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu da kurtulalım, belki Digitürk üyeliğimizi de iptal eder hafta sonları doğaya kır yürüyüşlerine de gideriz

Siz Fenerbahçe yönetimi aynı numaraları oyunları bir de Avrupa kupası maçlarında yapsanıza, görelim buyunuzu posunuzu…

Fenerbahçe stadındaki maçlara gerçi bilmiyorum hangi şubede görev yapıyor Bünyamin Gezer ama; emniyetin mutlaka bu maçlara ORGANİZE SUÇLAR ŞUBESİNDEN hakem ataması gerekir diye düşünüyorum. Ancak Fenerbahçe stadındaki organize işleri onlar çözebilirler.

Sonuçta; Müteahhitler Türkiye Futbolunun organize işlerini ayarlamaya uyarlamaya devam ediyorlar. Hayırlı olsun.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

BU İŞİ EN İYİ MÜTEAHHİTLER BİLİR

Müteahhit için; taahhüt sözcüğünden türeyen ve "taahhüt eden kişi" anlamına gelen ve iş dünyasında "ben bu işi şu kadar paraya şu kadar sürede yapmayı taahhüt ediyorum" diyen yani kısaca zaman ve bedel taahhütünde bulunan kurum ya da kişidir demektedir sözlükler.

Ancak; zaman zaman haklı ve doğru açıklamaları bulunsa dahi; halkın dilinde üçkağıtçı ve sürekli olarak çalan çırpan ve genel olarak ta en çok kazanan mesleklerin başında gelen bir meslektir. Bir dönem Karadenizliler ile özdeşleşmişse de; 1980 ve de özellikle de Turgut Özal’dan sonra Doğu ve Güneydoğuluların en fazla rağbet edip ve o ölçüde de başarılı oldukları bir iş koludur. Ayrıca erbapları tarafından “elin taşı ile elin kuşunu vurmak” ya da “derenin taşı ile derenin kuşunu vurmak” gibi veciz sözlerle tariflenir bu faaliyetler ve herkese uygun ve açık bir alan gibi görünse ve herhangi bir eğitim, bilgi, birikim, deneyim sürecinden geçmesine gerek duyulmayan özellikle bilek, atış ve ateş gücü yüksekliğine dayalı olduğundan mezkur bölgenin yetiştirdikleri alanın en meşhurlarıdır bu günlerde.
Bir kişiye ne işle iştigal ettiği sorulduğunda mühendisim diyorsa görmüş olduğu öğretimi hemen bilir ve anlarız. Berber, tamirci çırağı bile çıraklık eğitim merkezlerinde öğretim görerek, berber ve tamirci sıfatını ancak alabilirken, hemen hemen her meslek sahibi belli bir eğitim ve öğretimden, bu anlamda bir süreçten geçerek mesleğin sıfatını kazanır ancak müteahhitlik babadan oğula geçen bir meslek olup, müteahhitlik gibi belirli özelliği, eğitimi olmayıp yapılabilen başkaca meslekler de vardır, kolayca anlaşılacağı üzere ama yinede acemilik sürecinin iyi pişme ve eğitilme süreci olarak değerlendirilmesi kaydıyla. Genellikle insanların gözünde; iki gözü fer fecir edip gözleri yerinde durmayan, daha çok para nasıl kazanılırın yolunu arayan, bir keçi’den birden fazla deri çıkarmaya çalışan, ama sonuçta da bunu şartlar ne olursa olsun mutlaka başaran kişidir, dünyanın en eski mesleğinin dışında bir zamanlar karnesi de olup, tarihe ikinci karneli meslek erbabı olarak altın harflerle yazdırmıştır kendini, Müteahhit. Bu konuda kendilerine en büyük destek ve bir anlamda da ortak, maalesef öğretim ve eğitim görmüş, mürekkep yalamış Mimar, inşaat, makine, elektrik, elektronik ve harita Mühendisi, jeolog, içmimar gibi meslek erbapları olup, her türlü teknik ve yasal kılıf bulunarak ve hatta yaratılarak kendilerine bu konuda derin ve eşsiz olanaklar sunmaktadırlar.
Hülasa; kelimenin sonundaki iki harf durumun en anlamlı ve önemli safhası oluşturmaktadır; MüteahhİT.
Mezkur meslek erbaplarının en mahir, en yetenekli, ellerinin-kollarının en uzun olduğu, en cesur, en korkusuz temsilcilerinin yine en iyi becerebildiği konu ise, insanı hayrete düşürecek ölçüde, devletin yetkili ve ilgili kurumlarının ihalelerini kimlerin kazanacaklarını, ağırlıklı olarak ihale gününden bir ya da birkaç gün önceden tespit edebilmeleridir. Bu uğurda gerekli olan her türlü; organizasyon, örgütlenme ve mobilize olma hak ve yetkisi kendilerinden menkul olup, düzenlenen seferberlik adına gerekli atış ve ateş gücüne bağlı olarak ta başarı liginde sıralanmaktadırlar. Hele ihalesi yapılan bu taahhüt konusu işler sözleşme sonrası bir de avans bahşediyorsa kazananlarına siz seyreyleyin çümbüşü, bu uğurda elden, ayaktan, cüzdandan ve kabzadan hiçbir şey eksik edilmez, ama illaki de karar vericiler kutlamaların asıl oğlanıdırlar.

İşin gerçekleştirilme aşamalarında da bu meslek erbaplarının yapabilecekleri sınırlı olmayıp, akıllara ziyan, şeytana pabucunu ters giydirecek uygulamalara sahne olur yine bu faaliyet alanı. Mesafe tutanakları mı dersiniz, yeni birim fiyat zabıtları mı dersiniz, özellikle yaratılan yıllara sarih işlerde oluşan fiyat farkları mı dersiniz, ne derseniz deyin ama mutlaka kadayıfın altı da üstü de kaymaklı hale getirilir. Mezkur meslek erbaplarının, yukarıda sayılan mürekkep yalamış işbirlikçilerinden biri olarak; meslek hayatım boyunca duyduğum en önemli söz : “müteahhit yaptığı işten değil, yapmadığı işten para kazanır” olmuştur, vardır herhalde bir kıymet-i harbiyesi ya da hikmet-i harbiyesi. Hele bu meslek erbaplarının konut sektöründe faaliyet yürütenleri; imar kurallarına ve kanunlarına uygun hazırlanmış imar planlarını asla ve kata sevmezler, bu uygulamalara karşı çıkanlar olursa da gerekirse bizzat politikaya atılarak saf dışı ederler ve imar rantının nasıl yaratılacağını da uygulamalı olarak göstermekten geri durmazlar, Bina yapmayı pek iyi bilmezler ama ne gam ne keder… Buna itiraz edenlerinize her depremden sonra hasar gören binalardaki sayısal fazlalığı ve ölen vatandaşlarımızı örnek verebilirim, ayrıca 1999 yılı depremi sonrası oscar’ı son anda kaçırmışlardır maalesef. Çimentosuz betonarme icadı konusunda uzunca bir mesafe katettikleri ve pek yakında konu ile ilgili uygulamalara başlayacakları konusunda ciddi ciddi haberler yayılmaktadır. Kendilerine başarılar dileyelim.

Peki ben bu herkes tarafından çok iyi bir şekilde bilinen konuları neden mi yazdım.

Son 20 yılda kendi mesleki faaliyetlerindeki başarılarını (!!!) spor alanları ve klüplerine de taşımış olmaları idi benim asıl derdim ama giriş o kadar uzadı ki detayları bir başka yazının konusu olmayı gerçekten çok hak etti. Spor klüpleri konusundaki en önemli ve görkemli örneği Fenerbahçe teşkil etmekte olup, bildim bileli mezkur klübü müteahhitler yönetmektedirler. Peki acaba; ihaleleri gününden önce ve yeterli karlılıkta sonuçlandırabilme kabiliyeti ve meziyeti mi, yoksa bu faaliyetler sayesinde edindikleri diplomasi becerileri mi, mezkur meslek erbaplarının, gerek Futbol Federasyonu nezdinde ve bünyesinde bulunan “Merkez Hakem Komitesi” nezdinde bu çaplı başarılı olmaların doğurmaktadır? Ancak, ister öyle ister böyle Türkiye’nin güzide klübü Fenerbahçe bu konuyla da ilgili olarak, liderliğini sürdürmekte olup, gerekli övgüyü yeterince almakta ve her şeyin “en” ini oluşturmaktadır. Yazıma konu olmasını planladığım 25.10.2009 tarihinde tüm maskaralıkları ve şaklabanlıkları ile oynanan Fenerbahçe-Galatasaray komedisini sonraki yazıma bırakıyorum.

Cumartesi, Ekim 24, 2009

GLADYATÖR - METİN KURT
Vecihi Çıracıoğlu
“Kırklareli’ndeyken ağabeyim Rıfat’la birlikte Beşiktaş taraftarıydık. Kırklareli’ndeki mahallemizde bir Ali Ağabeyimiz vardı. Bakkaldı Al ağabey ve koyu bir Beşiktaş taraftarı idi. Mahallenin çocuklarına siyah-beyaz forma almış, bir takım kurmuş idi. Bakkal Ali’yi sabahları alışverişe gittiğimde, arada bir dükkanında kahvaltı yaparken görürdüm. Onun sadece beyazpeynir ve siyah zeytin yediğini unutmadım. Belki de bugün konuşulan bu hikaye o bakkal Ali’den kaldı. Bunu kim bilebilir? İşte öylesine Beşiktaş’a bağlı, koyu bir taraftardı Bakkal Ali. O yüzden mahallenin tüm çocukları gibi bende Beşiktaş taraftarıydım.” (sayfa 16)

Ankara’da otele gidip, aynı odaya yerleştik Ender’le. Otelde hayatımızda ilk kez bir küvet gördük. Hemen sıcak suyla doldurup sırayla içine girdik. Bütün adalelerimiz gevşemişti. Ertesi gün seçmede tel tel döküldük! Bu konularda bir bilgiye sahip değildik ve genç sporculara yol yordam gösteren, söyleyen, öğreten yoktu… Her sporcu el yordamıyla önce başını duvara bir kere vuruyor, doğruyu sonra kendi kendine öğreniyordu. (sayfa 37)

Altay’da unutamadığım futbolcu Varol Ürkmez’dir. Zamparalık konusunda hakikaten soyadı gibi, ürkmez bir insan olduğu kadar sporculuğu da tam bir gladyatörün hayatıydı. Ürkmeyen bir gladyatör… Bambaşka bir yetenek ve insandı. Anlatmakla bitmez ama anlatacağım anım onun hakkında yeterli bilgiyi verecektir sanırım. İstanbul’a Beşiktaş ile yapacağımız deplasman maçına gemiyle gidiyoruz. Vapurun hareket saatine göre takımın tüm futbolcu ve idarecileri hazırlanmış, bir tek Varol Ağabey ortada yok. Hareket saatine doğru idarecileri bir telaş aldı. Bir süre sonra bir pavyonda sabahladığı haberi alındı. Oraya giden idareciler resmen hasta taşınansedyeyle arabadan indirdikleri Varol ağabeyi vapurdaki kamarasına yerleştirdiler. O sarhoştuki, yürüyecek hali yoktu. Öğle saatlerine kadar uyudu. Eşofmanlarını giyerek güverteye çıktı ve tek başına idman yapmaya başladı. Atlıyor, kalkıyor, jimnastik hareketleri yapıyori ters, düz saltolar atıyor… Velhasıl, tek başına yapılması gereken tüm hareketleri yapıyordu. Vapurda onu gören turistler alkışlamağa başladılar. Karşılarındaki sanki bir animatördü. Varol ağabey duşun altından çıkmış gibi terden sırılsıklam kamarasına gitti ve dinlenmeye çekildi. Aldığı bütün alkolü güvertede güneşin altında falasıyla atmıştı. Ertesi gün Beşiktaş’tan tek puan aldık. 0-0 berabere kalmamız Varol ağabeyin tek başına Beşiktaş’a karşı verdiği savaşla oldu. İşte öylesine bir gladyatördü. ( sayfa 51-52)


O sezon benimle birlikte Tomislav Tavşan adında Yugoslav bir kaleci de transfer olmuştu PTT ye. Tomislav, futbolculara göre çok âlem bir adamdı. İki ayda Türkçe öğrenip Türk futbolculardan daha iyi Türkçe konuşmaya başlamıştı. Konuşmaları teybe kaydedip öyle öğrenmiş Türkçe’yi. Teybin karşısında kendi kendine konuşuyormuş… Çok güçlü ve görenlerin inanamayacakları irilikte elleri vardı. Top neredeyse avcunun içinde kaybolurdu. Bir gün karşı takım oyuncularından biri onu elindeki topu çıkaramaması, degaj yapamaması için perdelemeye kalktı. Tomislav, topu atar gibi yaptı. Rakip oyuncu arkasını dönüp topu aramaya başladı. Tomislav durmuş, rakibe bakıyordu. Hakem ve diğer futbolcularda onlara bakıyorlardı. Tomislav rakibinin omzuna dokunup topu göstererek “bak” dedi. “Aradığın burada” (sayfa 57)

Polonyanın Chorzov kentinde Silezya stadında 60 bin seyircinin önünde o tarihi hezimeti yaşamıştık. Lubanski adlı futbolcuları Milli takımımızı hallaç pamuğu gibi attı. Kalecimiz Ali Altuner Polonya akınlarını durdurmak için insan üstü çaba sarf ediyordu ama birini kurtarıyor, ikincisi gol oluyordu. İlk on dakikada 2 gol yemiştik. Sonra gerisi geldi. Doksan dakikada sadece bir akın yapabildik Polonya yarı sahasında. Sanlı Sarıalioğlu götürdü, Ayhan Elmastaşoğlu’na verdi. Onon şutu hakeme çarparak kaleyi bulmadan dışarı çıktı ve ilk yarı şeref sayımızı atamadık. İlk yarı 2-0 mağlup bitirdik ki, buna şükrediyorduk. İkinci yarı goller arka arkaya yağmaya başladı. 4-0 dan sonrası ne tuhaftır belleğimde değil. Sanlı sakatlanıp çıktı, yerine Eskişehirsporlu İsmail Arca girdi. Sanlı ağabey, yüzündeki acıyla maçtan sonra soyunma odasında “sakatlandım. Yürüyordum, tabela 4-0 dı. Saha kenarına kulubeye geldim 5-0 oldu. İçeri girdim, duş alıp geldiğimde skor 7-0 olmuştu” dedi. (sayfa 59-60)

Güneşspor’un başında, o zamanlar meşhur Avni B. Vardı. Takımın her şeyi oydu. Türkiye’de tanınmış sima idi. Avni B. Bir dönem Güneşspor’a servet harcamış, sonrasında Güneşspor üzerinden servet yapmış bir adamdı. Avni B. Türk futboluna sporcu kazandırdığı söylemleri altında bir simsardı, futbolcu simsarı. Bulur, yetiştirir, satar ve bu işten para kazanırdı. Onu en iyi tanıyanlardan biri de bulup yetiştirdiği, ki o zamanlar diğer takımların beğenmediği, ama Avni B.’un bir eşofman ve bir çift futbol ayakkabısına transfer ettiği, Erman Toroğlu’dur. Toroğlu onun futbolcusuydu. Burada önemli olan konuyu bir anımla açıklamaya çalışayım. Avni B. Devre arasında futbolcusuna bağırıyor. “Ulan” diyor, “ulan bilmem nenin çocuğu!... Bugüne kadar yedektin. Ben seni neden oynattım. Sana kaleye şut mu at dedim. Ben seni bunun için mi oynattım? Dedim mi ulan, sana şut at diye?! Ya top direğe çarpmasaydı da gol olsaydı? Avni B. Buluyordu cevherleri… Toros dağı yaylalarının kartalı Toroğlu Erman beydir. İşte burada kendisini Ankara’nın kurak arsalarından futbolcu olarak yetiştiren Erman Toroğlu’nun, bu gün şikenin kökenini çıkıp televizyon programlarında bunları anlatması gerekir. (sayfa 86)

1970 yılına girerken Zeki Temizler’in transferi yılın bombasıydı ve ayrıca bir futbolcunun transfer ayında mal gibi alınıp satılmasının çarpıcı bir örneğiydi. Transferin ilk günü, Fenerbahçe’nin de peşinde olduğu Zeki ağabey Bursaspor’la 200 bin Tl ye anlaşmış, bu parayı cebe atmış, eski kulübünün kasasına da 240 bin TL göndermişti… Zeki ağabey, gazetelere verdiği demeçte, “Fenerbahçe uyuttu, Bursasporlu oldum” diyordu. Bir gün, “Galatasaraylıyım”, diğer gün “Fenerbahçeliyim” başka bir gün “Beşiktaşlıyım” diyen krampon, bir de baktık ki Bursasporlu oluverdi… Fenerbahçe’nin o yıllarda bir Semai ağabeyi vardı ki, aman Allahım. Fuybolcu gaspı nedeni ile kendisine “hırsız” deniliyordu. Bursasporlu yöneticiler Ulucamii yakınındaki bankaya parayı yatırmışlardı ki, o, punduna getirip Pontiac’ıyla İstanbul!a çoktan uçurmuştu bile.Zeki ağabey iki sene Fenerbahçe’de futbol oynadı. Başarılı olamadı. İkinci senenin sonunda Mersin idmanyurdunda parlayan, Osman Arpacıoğlu için Mersin’e üzerine 200 Tl verilerek transfer edildi… Yıllar su gibi aktı. Karların epey yüklü yağdığı bir kış günüydü. İstanbul’u bilenler bilir; yağmur, kar yağınca taksilere bir şeyle rolur. Taksiler vızır vızır geçiyor ve müşteri almıyorlardı. Epey bir süre geçtikten sonra bir taksi durdu önümde, sevindim… Evin önüne geldik. Parayı uzattım. Şöför, “ utanmıyormusun? Baksana, tanımadın mı beni Metin? Biraz dikkatli baktım Zeki ağabeydi…( sayfa 98-99-100-101-102)

A milli takımın hocası Sabri Kirazdı. Batı Almanya milli maçı geldi çattı. Meşhur 1-1 lik maç. Maçta bir pozisyon oldu. Aldığım topu götürdüm ve Eskişehirspor’lu Kamuran’a aktardım. Almanların Sieloff adında bir liberosu vardı. Kesmek istedi ama ondan önce hamle yapan Kamuran oldu ve topu aldı. Vücut çalımı ile geçti ve karşısında put gibi hareketsiz ve ne yapacağını şaşırmış kalecileri Sepp Maier’in altından uzanamayacağı köşeye topu bıraktı. 1-0 öndeydik. Maçtan önce, Alman kalecisi Maier “gol yersem saçlarımı kazıtırım” demişti. Gol yemişti ama sözünü tutmamış, saçlarının kazıtmamıştı… Golden sonra Cemil çıktı sahneye. Şutlarını atıyor, Maier zar zor çeliyor, gole izin vermiyordu. Almanlar şaşırmıştı ama Maltalı hakem şaşırmamıştı. Bu kez o çıktı sahneye. Muzaffer’in Müller’e yaptığı hareketi penaltı ile ödüllendirdi. 1-1 maç sona erdi. (sayfa 113-114)

Futbolda taktik; taktik uygulayana uygulanır. (sayfa 114)
Futbolcularımızın futbol arenalarında kullandıkları en büyük silahı olan ayakkabıları, Beykoz yapımı Dinyakos marka kösele tabanlı, çiviyle kabaraları çakılı yerli malı kunduralardı. Adını Rum ustasından alan Dinyakos futbol ayakkabılarının sahibi Beykozlu bri rum kunduracı ustasıydı. O zamana kadar postaldan bozma kalçın futbol ayakkabıları kullanılıyordu. Dinakos usta, o zamanlar kullanılan atlet ayakkabılarını ladı ve tabanındaki uzun çivileri sökerek, yerine meşin kabaralar çaktı. Eskisinden çok hafif olan bu yeni futbol ayakkabılarının mucidi olmuştu. Kramponların dilinde, mavi bir kumaş parçası üzerinde adı yazıyordu. (sayfa 115)

13 aralık 1970, Arnavutluk ile yaptığımız Avrupa Kupası eleme maçının devre arasında, hatalı gol yiyen kaleciyi takım kaptanı evire çevire dövmüştü koridorda. Kaleci değil hareket, elini bile kaldıramamıştı. Htalı bir çıkış yaptı, boşta kaldı ve arkasında Cemil (Turan), belki de hayatının en rahat golünü kafasını topa dokunarak attı. Kaleci hata yaptı, hatalıydı ama bunun cezası herkesin trasında dayak yemek olmamalıydı. Aklıma bu olay geldiğinde, reel sosyalizmi hep sorgularım. (sayfa 120-121)

25 nisan 1971, Avrupa kupası eleme maçı. Almanya’da 1-1 berabere biten maçın rövanşında 3-0 yenildik Batı Almanya’ya İstanbul’da. Maç günü geldi çattı. Kampta kadro açıklandı. Ben ilk onbirde yokum. Yedeğim. Yerime B. Mehmet kadroda. Cihat Arman’a haber gönderdim, “yedek soyunmuyorum” diye . Zaten B. Mehmet forvet değil, ortasaha oyuncusu o zamanlar. Daha sonra forvette oynadı. Burada bir dümen daha döndü. Sol görüşlü olmam gündemdeydi yine.(sayfa 122-123)

6 aralık 1971 de Polonya ölüm-kalım milli maçı İzmir Atatürk stadında yetmiş bin kişi karşısında oynadık. 1-0 . Maçın hakemi Bulgar Nikolayev “böyle oynayacağınızı tahmin etmiyordum” diyerek maç topunun beyaz kısımlarını bizlere imzalatmıştı. O maçta enteresan bir olay oldu... Maçın sonuna doğru Zekeriya sakatlanır gibi oldu. Coşkun Hoca, Bursasporlu Vahit’e (Doğan) “git bakalım Zekeriya oynayacak mı, oynamayacak mı?” demiş. Vahit, Zekeriya’nın yanına gidiyor ve, “sen çık ben oynuyorum” diyor. Bir baktık Vahit içeride, ısınmadan çoktan maça girmiş bile. (sayfa 127)

Yıldo, yani gerçek adı Yıldırım Benayyat, müthiş bir gladyatördü. Türkiye doping kontrol merkezi başkanı Prof. Dr. Aytekin Temizer’in TBMM Şike komisyonunda gündeme getirdiği ve bir gazetenin manşetten duyurduğu 1971-74 yılları arasında Galatasaray’da forma giyen futbolculara doping ilacı verildiği iddiası, Türk futbol dünyasını karıştırmıştır. O dönemde Galatasaray’da oynayan “Yıldo” lakaplı Yıldırım Benayyat, teknik direktör Brian Birch’ün kendilerine ilaç verdiğini doğrulayar, “bize verilen ilacın doping mi, vitamin mi olduğunu bilmiyorum” dedi. Birch’ün teknik direktörlüğünde döneminde ilk onbirde fazla yer bulamadığını anlatan Yıldo, “Aradan bunca yıl geçmiş. Şimdi yeniden niye gündeme getiriliyor? En iyisi susmak gerekir. Şimdi yeniden gündem oluşturulmak isteniyor. Bence bu yanlış” diye konuşmuştur… Aslında gerçek gladyatör Yıldo’dur. Şimdi kendini hacı, hocaya vermiş ama oradan da pasaportu almış galiba… Tek tük maçta ikinci yarıda forma giydi. Gladyatör olarak aklıma ilk gelen odur. Brian birch, Yıldo ve bazı arkadaşları antrenman futbolcusu olarak kullanırdı, kalecileri çalıştırmak için. Vur, kır gibisinden antrenmanlarda boksörler gibi kullanırdı… Bir gün Spor yazarları kupasıydı galiba, Beşiktaşla oynuyorduk. Brian Birch onu son on beş dakikada maça aldı. Saha çim. Yıldı topu aldı. Gitti, sürdü ve orta için vurdu. Top, kaleci kontripiyede kaldığı için ters taraftan içeri girdi ve gol oldu. (sayfa 141-142-143)

Spartak Moskova maçını oynuyoruz. Muzaffer (Sipahi) ile A Milli takım kadrosundan gelip Galatasaray kafilesine katılmıştık. Hava sıcaklığı Moskova’da eksi otuz ile otuz beş derece arasında. Maça çıkacağız. Sağ olsun, rakip takım bize külotlu yün çorap gönderdi. Biz delikanlıyız ya! Reddettik. Biz hiç külotlu çorap giyermiyiz? Sahaya çıktık. Aman Allahım. O ne soğuk? Soğuğu biliyoruz ama bir şort bir fanilayla çıkmışsın o soğuğa. Bir bakıma seni o soğukta çıplak sokağa koymuşlar! Doğru koştuk çoraplara. Öyle bir giysimiz var ki, anlatamam. Hem gülüyor, hem de alelacele giyiyoruz. Neredeyse iki çorabı üst üste giyeceğiz. Anlamamız gerekirdi. Soyunma odalarında sahayı gösteren ve sadece o stadyum için kurulu kapalı devre televizyon vardı. Yedek kulübesi yok. İçerden, seyrediyorsun maçı. Dışarıda oturmanın imkanı yok… öyle bir havada sahada buzdan eser yok. Tabandan ısıtma sahaya ilk kez orada şahit oldum… O şartların takımı Spartak Moskova’ya 3-0 gibi küçük bir skorla yenilerek bu macerayı kapamış olduk. Küçük skor diyorum, zira skor daha kabarık olabilirdi ama bizim Aydın (Güleş) sağ olsun, bizi farklı yenilgiden kurtardı! Sahada aykta duracak halimiz yok. Adamlar başladı golleri bir bir sıralamaya. Aydın gitti, önünde oynayan açığa el kol hareketleri ile, “ siz sosyalist, biz sosyalist, yeter artık üzerimize gelmeyin” gibisinden uyuşmuş dudaklarıyla bir şeyler anlatmaya çabaladı. Aydın’ı anladı mı karşısındaki futbolcu, kimdi bilmiyorum ama gerçekten Ruslar üzerimize gelmedi. (sayfa 150-151)

Tarihin 13 ocak 1973 ü gösterdiği maçımızı deplasmanda, İtalya’nın Napoli kentinde oynayacaktık. Biz milli futbolcuları, Avrupa futbolunun güçlü ekiplerinden İtalya karabasanı adeta bir canavar gibi ağzını açmış, öylece beklerken, milli takım futbolcularını hedef alan ve kendilerini spor basını olarak tanıtan bazı şarlatanlar bu maçın falına çoktan bakmışlar, sonucu kendilerince çoktan açıklamışlardı. “Hezimet” … Sonunda patladım ve “ spor basını kınıyoruz” başlığı altında bir bildiri kaleme aldım. Sonra da milli futbolculara imzalatarak, Türk Haberler Ajansı aracılığıyla tepkimizi tüm Türkiye’ye duyurdum. Ajansın o zamanki şefi Veysel Serçe beni telefonla arayarak bildiri yasağı olduğunu iletti ve bildiriyi arkadaşlarım adına kişisel demecim olarak geçip geçemeyeceğimi sordu. Olumlu yanıtladım. Onbeş dakika geçmedi ki otel karıştı. Otelde birden buz gibi bir hava esti. Ben önce bir anlam veremedim. Bütün futbolcuların suratları asıktı, tedirgindiler. Ziya (Şengül) geldi. Takım kaptanıydı. “İmzamı silebilir misin bildiriden” dedi. O zaman anladım ki, bildiri otele yansımış, basının tavrı yüzünden. Gazeteciler aramış futbolcuları. Ziya’ya “al senin gözünün önünde yırtıyorum bildiriyi. Bu bildiriyi ben yayınladım tek başıma. Neden korkuyorsun?” dedim ve olayı bütünüyle üstlendim. Ziya’dan tavır öyle gelince diğer futbolcu arkadaşlarım da onu destekledi. Yazdığım bildiri de spor basınını dar görüşlü ve yıkıcı olmakla suçladıktan sonra, dönemim ünlü kalemşörlerine, “ yalnızca İtalya ile mücadele etmek istiyoruz” sözleriyle açıkça meydan okumuştum. “İtalya’ya gitmeden çizmeyi aştılar” tepkisi geldi… Doğrusu masumane futbolcu tepkisinin anlı şanlı spor medyasını bu denli ürküteceğini hiç ama hiç hesaba katmamıştım. O dönemim yüksek tirajlı gazetelerinden Hürriyet, Milliyet, Tercüman yazdığım bildiriye çok ağır yanıtlar vererek, İtalya’ya gitmeden çizmeyi aştığımı ve İtalya’da boğulacağımı öne sürmüşlerdi. Yazılanların özünde, yenileceğimize dair “peşin mazeret aradığımız” belirtiliyordu... Uçak kalkışa hazırlanırken, yanımda iki kişi belirdi. Bu kişiler adımın Metin Kurt olduğunu öğrendikten sonra, konuşacaklarını söyleyerek, uçaktan inmeme yardımcı oldular! Yetkilerle birkaç oda dolaştıktan sonra, bir sürü dosya incelendikten sonra, uçağa geri dönebileceğim söylenmişti. Uçaktan neden alındığımı sorduğumda, biniş kartı doldurmadığım içim yanıtını almıştım… Hasan Polat, dediğim gibi dürüst adamdı. Federasyon benim kellemi isterken, o, başkan olarak beni hep kolladı. Trabzonluydu ve eski milletvekili idi. Eskiler anlatırlardı, futboluda müthişmiş… Maçı kaybedersek benim Türkiye’ye dönmeme mümkün bile değildi… Milliyet’te, “ Metin Kurt… biz senin komünist olduğunu bilmiyormuyuz?” gibisinden söylemlerle… Ben bir kere çıktım. Maçın en rahat adamı olan İtalyan kaleci Dino Zoff’u kale direğini yalayan bir karış mesafeden auta giden topla elimden kaçırdım… Maçta adeta savaştık. Arkadaşlarımın o maçtaki savaşını ve kalecimiz Sabri Dino’yu unutmam imkansız. Ertesi gün İtalyan gazeteleri, “Türkler, kaleci ve defanslarının hayret verici oyunlarıyla berabere kaldılar” diye yazdı… Maçtan sonra medya ne düşündüğümü sordu. Şu açıklamayı yaptım: “ İtalya karşılaşması öncesinde kalemlerine mürekkep yerine zehir dolduran akrepler, bu sonuç karşısında hemen şimdi kalemlerini münasip bir yerlerine itina ile sokup saklasınlar”. Bu sözlerimi duyanlar oldu, ama okuyan olmadı… Kalemşörlerden biri de Talay Erker denilen gazetecidir. Kendisi, geçmişte Galatasaray’da verdiğim gerek alacaklarım, gerekse sendika mücadelemde bana en yakın duran, destek veren ya da öyle görünen basın elemanlarından biriydi. Sürekli, Milli takım ve Galatasaray kamplarında haber yapmak, yazı çıkarmak ve söyleşiler yapmak için yanımızdan ayrılmazdı… Ama ibre egemenlerden yana dönünce, onun da ibresi o yöne kaydı… Galatasaray takımında süresiz kadro dışı kaldığımda, eski eşimi aleyhimde konuşturarak yazı yazmaya çalıştı… O dönem Alp Yalman’ın dizinin dibinden ayrılmayan, onun işlerini kovalayan kalemşördü Talay Erker… Eskilere gidelim. Alp Yalman bana Tatko’nun bayiliklerinden birini verecekti. Ben de, bir zamanlar benimle aynı evde kalan Ergun Gürsoy, Galatasaray’dan futbolcu arkadaşım Aydın Güleş ve Metin Sözgeçen’le birlikte bir şirket kurup, onlarla bu bayiliği ortak işletecektim. Alp Yalman aldığı karardan korkmuş ya da bir şekilde caymış olmalı ki, bugün yarın gibisinden laflarla bizi oyalıyor… Benim bu konudaki bazı sözlerimi hakaret kabul etmiş olsa gerek, dostu Talay Erker’i kullanarak Hürriyet gazetesinde yalan bir haberi manşetten yayınladı:” Metin Kurt sokağa düştü, Fatih Parkında şarapçılarla yatıp kalkıyor” … ( sayfa 162-163-164-165-166-167-168-169)

Brian Birch, tam bir profesyonel ve spordan para kazanmak için dövüşen baba bir gladyatördü. Kendisi asla eksik tamamlamazdı. “Ben” derdi, “ bu ülkeye, ülke sporunu, futbolunu geliştirmek için gelmedim. Kendime İngiltere’ye döndüğümde ev almak için geldim”. Onun dürüst tarafı buydu. Çok açık ve net konuşurdu. İşinin dışında, alavereye dalavereye girmezdi. İşini bilir, işini yapar ve, “ben işimi yapacağım ve bundan paramı alacağım” derdi. Onun için işini yapan futbolcuları sever, işini sevmeyenlerle asla bir arada olmazdı. (sayfa 175)

Brian Birch, ikinci kez Türkiye’ye Galatasaray’ın başına geldiğinde işleri iyi gitmedi. 1980-81 sezonu…Bir Fenerbahçe maçı öncesiydi…”hocam” dedim, “affına sığınarak söylüyorum Fenerbahçe’nin ileri üçlüsü İsa (Ertürk), Ali Kemal(Denizci) ve Selçuk’tan (Yula) kurulu. Bu üç adamın top kapma özelliği yok. Geriye gelme anlamında özellikleri olmayan futbolcular bunlar. Geride de Cem (Pamiroğlu) gibi, Alpaslan (Eratlı) gibi adamlar var. Bunlar uzun top atıyorlar ve forvet bu topları aldığında bire bir karşılarındakileri geçip pozisyona giriyorlar… Kendi sahanda oyala dur. Tabiri caizse “kuçu kuçu” sistemi… Ertesi gün maçı benim söylediğim taktikle oynadı ve sahadan 1-0 galip ayrıldı. (sayfa 179-181)

Bana verilen süresiz kadro dışı cezası kesinlikle halkın gösterdiği tepkiyle kalktı. Tekstil Fabrikatörü ve Galatasaray yönetim kurulu üyesi Halit Narin, ki kendisini siyasetle ilgilenen herkes tanır, bana verilen cezanın kalkmasından sonra üyelikten istifa etti. Daha sonra kendisiyle bir saunada karşılaştık. “Senin sayende Tekstil İşverenleri Sendikası başkanı oldum. Galatasaray’daki istifa edince vaktim kaldı, beni tekstilciler başkan yaptı” dedi. (sayfa 214)

1 aralık 1974, İzmir’de İsviçre’yi 2-1 yendiğimiz maç. Ali Şen’in müthiş itirafı ve ifşaatı! Yoo, bu işte bir başka iş var! Ya bizim spor basınının üzerine ölü toprağı serpildi ya da Ali Şen çaptan düştü… Ali Şen kalkacak, “Ben bir milli maçta, Yugoslav hakemi ayarladım, maçı kazandık!” diyecek de kimse sesini çıkarmayacak, olcak iş mi bu? Hayır, hayır! Bu işte bir iş var… Söz Ali Şen’de: “Şimdi ne diyeyim, hakemin bir kabahati yok. Düşse penaltı vereceğim? Diyor. Bizim Metin Kurt vardı. Sağaçık oynuyordu. Ben futbolcuya düş diyemem ki. Bunlar benim yapıma aykırı şeyler. Ben zaten bunları tenkit eden kişiyim”. Tabii canım, hiç Ali Şen böyle şeyler der mi? Onun yapısına aykırı. O da öyle diyor, biz de öyle diyoruz… İkinci yarı başladı. On adım ileride Metin Kurt ofsayt, aldı gitti gol yaptı, durum 1-1. İsviçreliler kıyameti koparıyor, sahayı terk etmek istiyorlar. Maç tekrara başladı. İtiraz, dışarı. İtiraz dışarı. Arkadan iki gol, ikisi de beş metre ofsayt. Türkiye :3 – İsviçre:1” Lakin Vatan gazetesi spor sayfası sorumluları Ali Şen’in bir dipnotunu koymuşlar, iki satır ama çok önemli… Ali Şen ne diyordu? Maç 3-1, Türkiye’nin galibiyeti ile bitti diyordu. Meğer maç 2-1 bitmiş. Ali Şen’e göre gollerden birini Metin kurt atmış…hayır o maçta Metin Kurt’un golü yok. Ayrıca ne demiş Ali Şen ilk yarı 1-0 İsviçre lehine bitmiş, ama beraberlik golü 21. dakikada İsmail Arca’dan gelmiş… Dedik ya, bu işte bir başka iş var. Ali Şen böyle müthiş, dehşetengiz bir ifşaat yapacak da onun “ Şansalları, mansalları” alkış tutmayacak. (sayfa 216-217-218)

Gündüz Kılıç’ın eşi Melahat hanımdı. Biz adını “Korkunç Yenge” koymuştuk. Saygıdeğer bir hanımefendiydi ve gerçektende otorite bakımından korkunçtu. O kadar Galatasaraylıydı ki, takımın mağlup olduğu bir maçtan sonra kocasıyla birlikte intihara kalkıştığı o zamanlar anlatılırdı. (sayfa 226)

Galatasaray’da futbola başladığım zamanlar, Gayrettepe, Yıldız Posta caddesinde bir ecde Ergun Gürsoy’la birlikte kalıyordum. Pazartesi günleri izin günüm olduğu için bekar evinde arkadaşlarımızla toplanırdık. Bu arkadaşların içinde Başaran Ulusoy’da vardı.Ergun Gürsoy, Başaran Ulusoy’un muhasebesinde çalışır, tahsilat işlerine bakardı. Bir Ergun Gürsoy bana, Başaran Ulusoy’un kendisini Uludağ’a tatile götürdüğünü ve tatil sonunda harcadığı meblağın yarısını senet olarak imzalatarak geri istediğini söyledi. O akşam, Başaran Ulusoy eve geldi, tartıştım. Ergun Gürsoy işsiz kaldı. Karadenizli bir grup arkadaşın yardımıyla, İnan Kıraç’ın yanına girdi. Daha sonraları Tofaş arabalarının bayiliğini alarak bugünlere geldi. Başaran Ulusoy, Ergun Gürsoy’u Uludağ’a tatile götürmese, hala onun yanında çalışıyor olacak ve belki de bugünkü konumunda olmayacaktı. (sayfa 228 -229)

Doping illetinden biraz daha bahsedeyim, hazır Galatasaray konusundayken. Galatasaray’da varmıydı, yokmuydu? Dopingi ilk Altay’da yaşamıştım. Ta oralardan Galatasaray’a kadar gelmek istiyorum. Doping, sporun başına, insanlığın başına bela olan eroin gibi, veba gibi bir bulaşıcıdır. Dopingi PTT de yapanlar vardı. Ben PTT de yapmadım, yapmazdım. PTT deki futbolcular kendi aralarında alırlardı. Daha çok yaşı geçmiş, güçten düşmüş futbolcular dopinge müracaat ederlerdi. Galatasaray’da doping yaptım. Zaten Galatasaray’da sıradan herkese verilirdi hap olarak ya da şırıngalanırdı. Galatasaray’da K. Adında bir masör vardı. Kendisi de eski futbolcuydu. Beşiktaş’ta oynamıştı. K. doping hapı almayı teşvik ederdi. Söylendiğine göre Turgay Şeren futbol oynadığı dönemlerde bir maçtan önce kendisine iğne yapılmasını istiyor ve doping ondan sonra sistemleşiyor. Galatasaray futbol takımına dopingi getirenin, alıştıranın o zamanlar, “deve” ve “ sürmeli” lakaplı, Turgay Şeren olduğu fısıltı gazetelerinde anlatılırdı. (sayfa 232)

Müthiş hafiye Turgan Ece, baş anarşisti saptamakla yetinmemiş, B. Mehmet ile Yasin’i de yardımcı anarşistler olarak belirlemiş, onları da kadro dışı bırakmıştı. Hızını alamayan o zaman kendisine taktığımız isimle “ Faşist general Turganko” Ekrem ile Aydın’ı da daha sonra kadro dışı kervanına katmıştı. Turgan Ece soyunma odasını terk ettikten sonra, kendi aramızda ona karşı mücadele kararı aldık. Hep bir ağızdan Turgan Ece’nin kadro dışı kararını birbirimize haykırdık. Eylemim ertesi günü Fenerbahçe maçı için kampa girecektik. Takım kaptanı, Yasin ile birlikte basın açıklaması yapmak için Çağaloğlu’na gittik. D,ğer futbolcu arkadaşlar bizi basın toplantısından dönünceye kadar Ali Sami Yen stadında bekleyecekler, kampa girmeyeceklerdi. Yasin ile birlikte yaptığımız basın açıklamasında, Galatasaray’da isyan olmadığını, aksine Turgan Ece’nin provakasyonu ile karşı karşıya kaldığımzı vurguladıktan sonra, onu provakatörlüğe iten nedeni de açıkladık: “ Şampiyonluğun Anadolu’ya yani Trabzonspor’a gitmesini engellemek” Yasin ile Ali Sami Yen’e döndüğümüzde acı bir sürpriz ile karşılaştık. B. Mehmet, Aydın ve Ekrem dışında tüm futbolcular baskılara dayanamayarak kampa girmişti. İsteseydik bu kampı dağıtacak gücümüz vardı. Ancak kampı dağıtırsak, Turgan Ece’nin ekmeğine yağ sürmüş olacaktık. Turgan Ece’yi amacına ulaştırmamak için futbolcu arkadaşlarımızı destelemeyi uygun gördük ve sustuk. Sonuçta, Galatasaray eksik sayılabilecek Fenerbahçe’yi yenerek, hem renklerine gölge düşmesini engellemiş, hem de şampiyonlukların masalarda değil, sahalarda kazanılması gerektiğini apaçık ortaya koymuştur. Tranzonspor şampiyon olunca, elinde bir buket çiçekle TRT’nin Maçka’daki binasına ilk koşan Turgan Ece oldu. (sayfa 240-241)

19 Mayıs 1976 tarihinde bir basın açıklaması yaparak, Turgan Ece’yi çok ağır bir dille suçlamıştım. Basın açıklamasına,”bugün gençlik ve spor bayramı, doğrusu bu açıklamayı yapmak için kurban bayramını seçmem gerekirdi” sözleriyle başlamıştım. Yaptığım basın açıklaması çok etkili olmuş, Turgan Ece’yi iyice sarsmıştı. Bu arda Galatasaray, İstanbul’da Giresunspor’a 3-1 yenilince sarı-kırmızılı tribünlerden, “Turgan Ece istifa, beşler sahaya” sloganı daha gür haykırılmaya başlanmıştı. Turgan Ece’nin yıkılması an meseleydi. İşte tam bu noktada devreye, Abdi İpekçi’nin önderliğinde Milliyet gazetesi spor servisi girdi. İpekçi, Yasin ile B. Mehmet’e “Metin Kurt iyice sola kaydı. Kaybetti. Siz, Turgan Ece’den özür dileyerek kendinizi kurtarın” diyerek, Yasin ile B. Mehmet’e özür diletmiş ve spor sayfasına manşetten sunacağı bir haber yaratmıştı. Bunu o zamanlar basında çalışanlar çok iyi bilirler. Ben de onlardan öğrenmiştim. Her ne kadar sol görüşe karşı olsa da Abdi İpekçi, kendini sağcı, milliyetçi olarak adlandıranlar tarafından iki sene geçmeden evinin önünde silahla vurularak katledilmişti. Yasin ile B. Mehmet’in özür dilediğini okuduğumda benim için Galatasaray defteri kapanmıştı, Kayserispor’a transfer oldum. Ancak, Yasin ile B. Mehmet’i özür kurtaramamıştı. B. Mehmet Fenerbahçe’ye, Yasin de Amerika’ya gitmek zorunda bırakıldı. Turgan Ece ise üç ay sonra bir daha geri dönmemek üzere Galatasaray’dan uzaklaştırıldı. ( sayfa 241-242)

Sözünü ettiğim çevrelere göre futbolcu, aklı aut çizgisinde son bulan ayaktakımıydı. Futbolcu, “ben neyim”, “nereye kadar varım”, “nereden sonra yokum”, “yaptığım işin toplumsal boyutları nerede başlayıp nerede biter”, “kimler tarafından hangi amaçlar doğrultusunda kullanılıyorum” sorularını soramazdı. Bu soruyu soran ve egemen çevrelerce oluşturulmuş sis tabakasını arayabilecek bilince ulaşmış futbolcular, uydurulmuş öykülerle halkın yüreklerinden silinip atılmak istenir. (sayfa 252)

Futbolcu yetiştirme hakkı da kalkacaktır. Bu hakkı şimdi FİFA saptıyor. Sporda gerçek örgütlenme süreci Tekin Bilge’lerin tabela sendikasıyla değil, sporcuların kurduğu Amatör Sporcular Derneği (ASD) ile başlamıştır. O zamanlar, geçmiş dönemde, spor bakanı görevinde bulunan Fikret Ünlü, Amatör sporcular derneği başkanlığı görevinde bulunmuştu. Ben genel sekreterdim. İstanbul sorumlusu Eser Özaltındere (milli takım ve Galatasaray eski kalecilerinden ve kaleci antrenörü), Ankara’da da milli atletler görev yapıyordu. (sayfa 258-259)

Gökmen’in bir ayı hikayesi var, çok ilginç ve esprilidir. Yeniköy’de Charton Oteli vardı bir zamanlar, sonradan yıkıldı. Sahildeydi. Orad kamp yapıyoruz. Brian Birch teknik direktör, Çoşkun Özarı da koordinatör. 12 mart askeri darbesi olmuş, radyo’dan sürekli sıkıyönetim bildirileri okunuyor. “Sıkıyönetimin bilmem kaçıncı bildirisidir. Falan filan …” gibisinden. Maç yemeğini yedik, takım okundu, maç saatini bekliyoruz hareket etmek için. Ben, Gökmen, Çoşkun Özarı ve birkaç arkadaş daha otelin lobisinde oturmuş konuşurken, Suphi (Soylu) geldi heyecanla. Çoşkun Özarı’ya “Ağabey, Gökmen’in yerine kim oynayacak” diye sordu. Hepimiz şaşırmıştık. Çoşkun Özarı “ Hayrola, neler oluyor” gibisinden bir şeyler dedi. Suphi “ Ağabey duymadın mı? Artık ayı oynatmak yasaklandı, sıkıyönetim bu konuda bildiri yayınladı” dedi.(sayfa 274-275)

Kayserispor, Türkiye 2. ligi takımıdır… Üzeyir Molu adlı kişi zorla getirildiği klüp başkanlığı koltuğunda ilk demecini veriyor. “Eğer, Kayserispor şampiyon olmazsa kendimi meydanda asarım…” Molu’nun bu demeci üzerine dönemim ünlü medya mensupları kendisiyle görüştüler. Gündüz Kılıç, Molu’ya sorar. “ Eğer siz Kayserispor şampiyon olmazsa kendimi şehir meydanında asarım, diyorsunuz. Futbol topu meşin yuvarlak, her yanı oynak. Nasıl hayatınızı bile bile riske ederek, kendimi meydanda asarım diyorsunuz”. Molu’nun cevabı açık ve nettir: “Gündüz bey, bu sezon futbol topu yuvarlak değil, dörtköşedir…” Sezonun en son maçı Trabzonspor-Güneşspor maçı. Güneşsporlu futbolcular Trabzon havaalanında uçaktan iniyorlar ve bir güzel sopa yiyorlar. Dayak atanlar, daha önceden oraya pusu kurmuş Kayserispor taraftarları. Sonuçta, Güneşsporlu futbolcular, can güvenliğimiz yok, diye Ankara’ya geri dönüyorlar. Trabzon, maçı 3-0 hükmen kazanıyor ve averajla Kayserispor 1. lige çıkıyor. Molu kendini asmaktan kurtardığı gibi Kayseri’de kahraman oluyor. (sayfa 278-279)

Türk futbol tarihinde, taraflı tarafsız tüm sporseverler için Metin Ağabey (Oktay) efsane bir isimdir… Özel yaşamında tüm insanlara karşı derin bir sevgi beslemiş, her zaman dara düşen sporcuların ve dostlarının Hızır gibi imdadına- maddi veya manevi- yetişmiştir. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’nın idamına karşı yürütülen imza kampanyasına katılarak onların verdiği mücadeleye karşı ne kadar duyarlı olduğunu göstermişti. Onun bu yanını insanlarımızın çok azı bilir. (sayfa 284)